30 Haziran 2014 Pazartesi

Hayatta geç kalınmış keşifler...

Başlığa aldanma Günlük,

geç kaldığımı düşünmüyorum aslında. Evet, daha erken yapabilirdim. Bir düzen tutturmak için beyhude debelenmeseydim, belki de hiç ait olmadığım bir şablona sığacağım diye zorla eğip bükmeseydim kendimi, çantamı alıp çok daha uzaklara daha da erken gidebilirdim.

"Zarardan dönenin kaşığı kırılsın!" zihniyetime tüküreyim. Bazen çok da ısrar etmemek lazım.
Şimdi, nereden başlasam? Önce uzak diyarlardan insanlar peydah oldu evimde. Geldiler, kaldılar.
Oturduk, konuştuk. Gezdik, eğlendik... Hepsinin öyküsünü dinledim, çoğu da benim öykümü dinledi.
Kafam açılmaya başladı ufak ufak... Sonra, çocukken en büyük hayalimin "dünyada ayak basmadığım kara parçası kalmaması..." olduğu geldi aklıma. Ülkelerin sınırlarının olduğuna bir türlü akıl, sır erdirememiştim. Pasaport, vize falan... şaşıp kalmıştım, kendi dünyamızda böyle şeylere ihtiyaç duymamıza.

Sonra araya hayat girdi, gaile girdi, telaş girdi, aşklar girdi.... Turist buldum kendimi, gezgin olacağım derken. Evet dünyada pek çok ülkeye gittim ama lunaparka gitmekten farksızdı seferlerim.
Müzelere git, yemekleri ye, paraları harca... sonra gerisin geri dön rutin hayata.

Fırtına sonrası sessizlik. Einstein, oğlu ölen bir arkadaşına yazdığı taziye mektubunda "hepimiz kendimizi duvarlarımızın ardında güvende hissederiz ancak, olağan gidiş bozulduğunda hepimiz okyanusun ortasında kalaslara tutunmuş, ne yöne gideceğini bilemeyen kazazedelere benzeriz.
Ancak bir kere bu durumu kabul ettiğimizde, hayat gerçekten daha güzel olur." diye bir şeyler söylemiş hatırladığım kadarıyla. Tam böyle söylememiş de olabilir, ben böyle hatırlamayı tercih ediyor da olabilirim. Bilemiyorum....

Neyse... Kalaslar, halatlar derken başka bir yerinden tuttum hayatı. Yola çıktım. Yabancılarla konuşmakta hiç sakınca görmedim. Hatta bilmediğim bir dilde iletişim kurmayı bile becerdim...
14 kiloluk bir sırt çantasıyla, 40 derecede havalandırmasız trenlerde seyahat ettim, denize ulaşabilmek için 1800 basamak indim, yağmura yakalandım, folk dansı öğrendim... Güneşten yüzüm cüzzamlıya benzedi bir ara... parça parça döküleceğim zannetim.
Sonra birden kendimi fark ettim. Bir yerlerde unuttuğum, göz ardı ettiğim, yüzüne bakmadığım bir yanımı. Tuttum elimden, yürüyoruz şimdi.
Sırt çantası, şapka, güneş kremi.
Biraz daha uzağa, biraz daha uzağa...
Koyayım aşka da, ızdırabına da :)

Hiç yorum yok: