31 Ocak 2014 Cuma

Anthony Perkins'in gözleri


7 ya da 8 yaşındayım. Sıcak bir ağustos günü. Taş evimizin ise içi serin. Çeşmealtı’ndayız...
Arkadaşlarım evin önüne gelip, çağırıyorlar beni denize girmek için.
İki aydır güneşin altında koşturmaktan marsık gibiyiz hepimiz. Çiroz, çarpık bacaklı ve esmer... Günümüzün yarısından fazlası denizde geçiyor, dudaklarımız morarana, parmaklarımız uyuşana kadar suda kalıyoruz. Sudan çıkıyorsak ancak ya denizanası daladığı için ya da ayağımıza karadiken girdiğinden... Kumsal bebesi değiliz, denizin öz çocuklarıyız. Yosuna basarız, sudan pina çıkartırız, deniz patlıcanlarını işetiriz birbirimizin üzerine. Akşam sefaları açmaya yakın, anneler balkonlardan adımızı bağırmaya başlıyor, “getirtme beni oraya”  “Sana çık dedim, baban gelecek şimdi!”
Yine de oralı olmuyoruz asla. Dönemin kült dizisi “Atlantisten gelen adam” yüzünden, boğulma tehlikeleri atlatıyorum. İnanıyorum yeteri kadar denersem, suyun altında nefes alabilirim ben de. Aslında Atlantisli olduğum, annemlerin beni denizden bulduğu gibi çarpık bir fantezim var. Atlantisli olmasam denizi nasıl severim bu kadar?
Anneme “balıklar nasıl ölmüyor?” diye sormuştum bir gün... O da “Denizde de oksijen var, balıkların solungaçları o oksijeni alıyor sudan” yanıtını vermişti bana.
Ben de ağzımın içine su doldurarak sokuyorum kafamı suya her gün usanmadan. Ağzımın içindeki hücrelere, oksijen kullanmayı öğretmeye çalışıyorum. Daha doğrusu unuttukları doğalarını hatırlatmaya çalışıyorum. Hücre, çeper, RNA, DNA hepsini biliyorum. En güzel hücre şemalarını annemin öğrettiği gibi çiziyorum, beğensin diye...

Bugün de çıkardım denize aslında, hatta mayom bile üzerimde ama TRT’de Sefiller var. Evimizin pencerelerinin tahta, bordo kepenklerinden başımı uzatıyorum. “Siz gidin, ben film seyredeceğim...” diye cevap veriyorum arkadaşlarıma. Israr etmiyorlar... Hayvan sürüsü gibiyiz. Toplu bilinçle hareket ediyoruz, birimizin yokluğu pek de bir şey ifade etmiyor kimseye.

Sefiller’i çok seviyorum. İki üç yıl önce, okumayı kendi kendime öğrendiğimde yine bu evde bulmuştum eski basımlarını. Dayımdan kalma... Kalın, bez ciltli dört kitap.
Tam okumaya başlamıştım ki, annem odaya girmiş, şaşkınlıkla “Anlıyor musun ki, sen onu?” diye sormuştu. “JeanValjean ekmek çaldı” demiştim “Yakalayıp hapse attılar.”
“Eh, oku bakalım.” deyip çıkmıştı odadan. O yaz, Sefiller yazı olmuştu benim için.
Ara ara zorlandıkça annem yanıma gelip, durumu anlatıp boşlukları doldurdu.
Paris’in kanalizasyon sisteminin anlatıldığı bölümü ise komple atladık birlikte.
“40 sayfa kanalizasyon anlatmış Victor Hugo. Bu kısmı büyüyünce oku.”dedi.
Sefiller, okuduğum ilk ve tek roman olduğundan bir süre dünyayı onun üzerinden algılamaya devam ettim.
Misafirliğe gittiğimiz evin duvarında asılı olan antika prangalar, Jan Valjean’ın prangaları oldu benim için. Bütün üniformalı polisler Müfettiş Javert’ti. Öğrenmiştim ki polisler, insanları küçücük suçlar yüzünden uzun yıllar hapse atıyordu. Ödüm koptu hepsinden.
Sokakta bebeğiyle dolaşan dilenci kadın, Fantine’di... Çünkü onun da dişleri çürük içindeydi.
Bugün ise denize girmiyorum çünkü ilk kez, hayatımda benim için en önemli şey haline dönüşmüş olanın romanın filmini izliyorum.
Tam hayal ettiğim gibi... Anthony Perkins Javert rolünde, keskin, inatçı ve kuralların esnetilmesine karşı. Jean Valjean’ın peşinde, yıllar boyunca.
Sonra filmin en önemli anı geliyor. Yani Javert’in, Jean Valjean’ı yakalayıp, sonra gitmesine izin verdiği an. Jean Valjean gidiyor... Javert, Seine Nehri’nin üzerindeki bir köprüde nehre bakıyor. Bir kaç saniye içinde, pişmanlık, rahatlama, kendini hayal kırıklığına uğratma, artık hayat amacını kaybetmiş bir adam olmanın verdiği tarifsiz acı, tüm bu karmaşık duygular aynı anda gözlerinden geçip gidiyor.
Kamera nehre dönüyor. Javert’in şapkası, nehirde yüzüyor.
O gün bende Anthony Perkins’in gözleri kalıyor... Aktöre o kadar büyük hayranlık duyuyorum ki, çok büyük bir iş başardığını anlamasam da hissediyorum. Bir insan yalnızca gözleriyle nasıl Javert olabilir? Bunu nasıl başarabilir?
Anthony Perkins, 7 yaşındaki bir çocuğa tek derste insan olma halini öğretiyor. O gün insanların birden fazla kişi olabileceklerini öğreniyorum. Tüm insanlığı anlıyorum... Hırslarını, zaferlerini, yenilgilerini... Bütün insanlığı o kadar iyi anlıyorum ki, romanda nefret ettiğim Javert için burkuluyor kalbim. Onun için ağlıyorum... Film bitiyor. Seslendirenlerin isimleri ekrandan akarken hepsini sonuna kadar okuyorum.
Evin önünden arkadaşlarımın oyun çığlıkları yükseliyor. Kafamı pencereden uzatıyorum, hala denizdeler.
Havlumu kapıyorum, iki yanı begonyalarla bezeli toprak yolundan aşağı doğru koşup, beton iskeleden denize atlıyorum.


Not: Atölye hocam, "çocukluğunuzun teması ne olurdu?" diye bir ödev verdi. Ben de bunu yazdım.

13 Ocak 2014 Pazartesi

yeraltından notlar

"Aslansın, kaplansın, yaparsın! Tek elinle dağları deler, sıksan taşın suyunu çıkartırsın." Üstünüze afiyet, benim kafa bunlarla çalışıyor. Kendi kendime atıp tutuyorum, içimden. Sonra bi He-Man azametiyle dikiliveriyorum gölgelerin gücü adına. Yalnız bir sorun var, bugünlerde aragazım bitti. Yolda kalmış külüstür bir arabaya döndüm adeta. Dörtlüleri yakıp sağa çekmiş zavallı bir araba. Hani siz yanından geçip gidiverirseniz ya, kuş uçmaz kervan geçmez yollarda. Neyse ne işte. Durum böyle. Hayatın bu yaşıma kadar bana atıp durduğu falsolu topları, ustalıkla savuşturmayı beceren bendeniz, yün bir yorgan altında kıvrılıp ana rahmine dönme özlemiyle yanıp tutuşuyorum. Öğretmen çocuğu, orta sınıf ahlakım çöktü çökecek, ha gayret! Tevazu sahibi, kendine yeten, kolu kırılsa da yenden dışarı çıkartıp eşe dosta göstermeyen ben, dünyanın anasına, milyonlarca yıllık gelmişine ve de geçmişine küfrederek uyanmaya başlıyorum yataktan. Çoğu sabahlar, zoraki bir fincan kahve tıkıyorum boğazımdan aşağı, ayaklarımı sürükleyerek gidiyorum işe. Kimseyle uğraşamayacak kadar yorgun oluyorum çoklukla. Halim yok derdimi anlatmaya.

Depoda bir gram benzin yok. Telkinle ruhumu sağaltacak arzum yok... Hormonal mi, mevsimsel mi acaba?
Yılların yorgunluğu, bütün yaşanmışlıklar ve hayalkırıklıkları geliyor, koca bir gülle gibi oturuyor göğüs kafesimin üzerine. Kendi kendine hesaplaşmalar, tekrar eden davranış kalıplarını sorgulamalar, sonra hiç bir yere varamamalar. Merhabaa...

Hayır bebeğim hayır, depresyon benim olayım değil. Lastik topum ben lan, yere atarsın daha yükseğe zıplarım. Bir hacıyatmaz formundayım; itersin, geri geri gider, gelir yüzüne bi tane çarparım. 
En azından öyleydim... Bir şarkı dinlerdim, bir film izlerdim, hepsi geçerdi. Şimdi kendimden geçmek üzereyim sıkıntıdan. Öyle baydım kendimden, düşünmekten, içinden çıkamamaktan. 
Derdime derman, st john's wort bi yere kadar. Eskiden demli çay yeter de artardı, yaşadığıma şükretmek için. Şimdi varoluş bunalımındaki bir ergenmişçesine huysuz, isteksiz ve depresifim.

Bi yün yorgan atın üzerime, yatayım burada kış geçinceye kadar. Belki baharda yine güzel olur her şey. 

1 Ocak 2014 Çarşamba

"Çok Mesut Olun!"

1 Ocak 2014. Yılbaşı'na Moda'da girmiş, geceyi Filiz'de geçirmiştim. Kalktığımda uyuyordu, ben de rahatsız etmemeyim dedim. Giyindim, Kemal'in yerine gittim. Oturup, puslu denizi seyrettim bir süre. Hava soğuk, çayım sıcaktı. Kahvaltımı yaptım, kalktım. Yürümeye başladım Ali Usta'ya doğru.
Yolda, tek tük, henüz afyonları patlamamış insanlar. Karşıdan bir amca yürüyordu, 75-80 yaşlarında.
Gülümseyerek "iyi yıllar" dedi bana. Ben de gülümsedim, iyi yıllar diledim. Bir iki adım atmıştı ki, geri döndü, omzuma dokundu. Yüzüme baktı ve "Çok mesut olun!" dedi. Afalladım, "Teşekkür ederim" dedim. İçimden "Amca nereden bildin?" diye geçirirken, tekrarladı "Çok mesut olun, ömrünüzce. Bana uğur getiriyorsunuz." Yeniden afalladım, teşekkür edebildim sadece. Bir iki kelam daha etti, vedalaştık. Yoluma devam ettim... Yürürken bir gülümseme geldi, yerleşti yüzüme. Dedim ki, "Yeni bir yıl ancak bu kadar tuhaf, bu kadar güzel başlayabilirdi." 2014, işte bana böyle geldi. Bu dünya ile öteki dünya arasına sıkışıp kalmış yaşlı bir adamın mutluluk dilekleriyle... Mutlu yıllar hepinize.
Dilerim, çok mesut olun!