2 Kasım 2013 Cumartesi

böyleyken böyle


Küçücük bir an. Bir tat. Bir koku. Geçmişte gözeneklerinize sinmiş, oradan hücrelerinize işlemiş… Beyaz bir kağıttan dışarı sızmak için umutsuzca çabalayan.
Hiç beklemediğiniz bir anda sizi dehşete düşürmek için, sinsice pusuda bekleyen bir saniye. Nereden geldiğini anlamadığınız bir tokat gibi yüzünüze çarpan bir gerçek.
Bir tat. Belki, bir koku…

Önümde türlü çeşit ot. İsimlerini bile bilmiyorum. Bir arapsaçını ayırt edebiliyorum, bir de kuzu kulağını. Gözüme tanıdık göründüklerinden aldım pazardan. Yıkadım, çamurlarını akıttım, kuruladım. Şimdi mutfak tezgahında bana bakıyorlar. Bu otlarla ne pişirilir bilmiyorum… Anneannem bilirdi. Bütün otları bilirdi. Kışın, annem ve babam beni onun yanına bıraktıklarında birlikte köyün tepelerine çıkardık. Bana hangi mantarların yenmeyeceğini gösterirdi, hangi otların ne işe yaradığını. Birlikte geçirdiğimiz bir günü çok net hatırlıyorum. Galiba 5 yaşındaydım ama kafamın içine bıçakla kazınmış gibi… Yağmur sonrasının o iç ferahlatıcı kokusu içinde, çamurlu patikalardan yürümüştük. Yağmur damlaları çam iğnelerinden süzülüp toprağa düşüyorlardı… Hava ayazdı.
Ananem, elinde değneği, bir şaman gibi dimdik, kudretli. Yüzünde, doğduğumdan beri alışık olduğum yılların izleri. Önümden yürüyordu. “Sakın yeme!” dediği sarı dağ çileklerinden yemiştim. O akşam evde içim dışıma çıkmıştı kusmaktan.

Ananem gideli çok oldu. Çok küçüktüm. Biraz daha anlatsaydı keşke… Çıkabilseydik tepelere. Bu otlar nasıl yenir bilmiyorum. Hiç bir yerde de yazmıyor. Tam toparlayıp, hepsini çöpe atacağım, tuhaf bir his gelip yakalıyor beni boğazımdan. Bilmeme gerek yok, tarife gerek yok… Başka bir parçam belki de ananemden bende geriye kalan bir gri hücre, daha ben doğmadan aktarılan bir deneyim, tanımsız bir boşluk. O biliyor. O, anlıyor…

Soğanları doğruyorum hemen, kavuruyorum ocakta. Otları kesip, içine atıyorum. Pişerken çıkardıkları koku doğru yöne gittiğimi söylüyor. Öyle sıcak, öyle tanıdık.
Belki 25 yıldır duymadım bu kokuyu. Dolaptan yumurtaları çıkarıp, pişmiş otların üzerine kırıp, iyice karıştırıyorum. Sonunda sanki eski bir dostumu bulmuşum gibi seviniyorum.
Tabağıma koyup, bir çatal almamla birlikte gözyaşlarına boğuluyorum. Neden ağlıyorum, nasıl kendimi tutamıyorum hiç bilmiyorum. Bir tencere otu, ağlaya ağlaya yiyorum. Yabancı bir ağıza tuhaf, baharlı, iğneli gelecek bu otlar benim yiyip yiyebileceğim en güzel tatlar.
Çatalı tutan elim titriyor, gözlerim yaştan bulanık görüyor. Kalkmıyorum masadan. Hıçkıra hıçkıra bitiriyorum tabağımı.
Tıpkı ananemin bana yaptığı gibi olmuşlar.

Gidip minderimi alıp, artık olmayan ceviz ağacımızın, dallarına oturmak istiyorum. Hardy Kardeşler ya da Afacan Beşler kitabımla yapraklarının arasına saklanmak. Bütün dünyadan, radyo sinyallerinden, ambulans sirenlerinden, arabaların kornalarından uzak bir köşede, cevizin yapraklarının arasından süzülüp, yüzüme vuran güneşin tadını çıkara çıkara sayfalarda kaybolmak.

Duyuyor musun? Keşke duysan. Hatırlıyor musun? Bir gece yine rüya içinde rüya içinde rüya döngüsünde kaybolmuştum. Bir tek sen gelmiştin aklıma, yardım istemek için. Yatağımın kenarına oturup, bütün şeytanlarımı kovduğunu hayal etmiştim. Başımı okşadığını, elimi tuttuğunu. Gelmiş miydin gerçekten? Çünkü, bence gelmiştin. O gece beni uyanamamaktan kurtarmak için. Çenemin kilidini, bir tek senin ismini fısıldamak açabilmişti.

Biliyor musun, ormanda beraber geçirdiğimiz günü hiç unutmadım.  Otları hatırlamıyordum ama belli ki unutmamışım.
Bir tat. Belki bir koku… Geliyor bütün barajların kapaklarını açıveriyor.
İnsan midesine kurşun yemiş gibi kalıveriyor. Sonra kapı çalıyor, büyü bozuluyor. Bir saniye önce seni boğmak için üzerine akan duygular buharlaşıp, havaya karışıyor. Unutuyorsun. Normal fonksiyonlarını yerine getirebilmek, hayatın ritmine, kalbinin ritmini uydurabilmek için unutuyorsun. Ama aslında hiç bir şey yok olmuyor değil mi? Hiç bir şey aslında unutulmuyor.

Gerçekten gelmiş miydin? Çünkü, bence gelmiştin. 

6 Haziran 2013 Perşembe

Demek ki neymiş?...


Demek ki neymiş?..

"Her kürtaj bir Uludere'dir" sözünü sen unutsan bile, ülkenin kadınları unutmamış.

Demek ki neymiş?

"iki ayyaş'ın yaptığı muteber de, dinin emrettiğinin neden reddedilmesi gerekiyor?" dediğinde, ülkenin kurucularından bahsettiğin kimsenin gözünden kaçmamış.


Demek ki neymiş?

Uludere'de yaşanan olaylarda, 15 yaşındaki kaçakçıları terörist diye suçlamanız, medyanın olayları 24 saat sonra vermeye başlaması hepimize koymuş.

Demek ki neymiş?

Yanlış Suriye politikası yüzünden, Reyhanlı'da 52 canımızı kaybetmemiz, medyanın yine olayları 36 saat sonra vermeye başlaması bizi çok yaralamış. İnsanların ölülerini kendileri enkazdan çıkarıp, gömmek zorunda kalması bizi utançtan yerin dibine sokmuş.

Demek ki neymiş?

Bu halk o kadar da sindirilmiş değilmiş. Ama çok sinirliymiş.

Demek ki neymiş?

İstanbul'un dört tarafında yükselen AVM'ler, rezidanslar hepimize batıyormuş.

Demek ki neymiş?

Çocuğumun din dersi almasını istemiyorum diyene, "Neden Kuran senin kitabın değil mi?" diye sormanız, sadece o kişiyi dehil, hepimizi incitmiş.

Demek ki neymiş?

Sağlık bakanlığı, hamilelik testi yaptıran kadınların eşlerini arayıp "eşiniz gebelik testi yaptırdı, haberiniz var mı?" diye sorması, hepimizin gururunu kırmış.

Demek ki neymiş?

Çarşı bizim her şeyimizmiş...


Demek ki neymiş?

Sivil halka aşırı güç kullanmak, daha da fazla halkı sokağa döküyormuş.

Demek ki neymiş?

Bizlerin yüzünde gaz bombaları patlamış olabilirmiş ama esas bomba hükümetin başka bir tarafında patlamış.


16 Mayıs 2013 Perşembe

Onlar Yoksa, Biz Varız...


11 Mayıs Pazar Cumartesi günü 51 kişi yanarak öldü. İsimleri gazetelerde bir liste olarak yayınlandı... Ruhumuz bile duymadan gömüldüler. Bir Allah rahmet eylesin diyebilmeyi bize, acılarının paylaşılmasını onlara çok gördüler. Ölenleri kişileştirmediler, kimdiler bize anlatmadılar. oysa yakın tarihte olan Boston maratonu patlamalarında, Amerikan basını tek tek anlatmıştı o insanları. Anlatmıştı ki, insanlar daha iyi anlasınlar kayıpların gazetedeki birer isim olmadığını.

Reyhanlı'yı bize anlatmadılar. Reyhanlı'da ölenleri bize anlatmadılar. Sandılar ki, eğer anlatmazlarsa biz de onlar hiç olmamışlar gibi yapabiliriz. Sandılar ki, eğer anlatmazlarsa yaptıkları hataları gözardı edebiliriz. Sandılar ki, aylardır Hatay'da "burası terörist yuvasına döndü!" diye yırtınan vatandaşların veballari boyunlarına olmaz. Yani sandılar ki gözden uzak olunca, gönülden de ırak olur.
Oysa işte insanlar sokaklardalar. Ben bu yazıyı yazarken, 1000 kadar öğrenci gaz bombardımanına tutuluyor. Dün ODTÜ'de öğrenciler yaralandılar.

Bize Reyhanlı'yı anlatmadılar. Sustular... Emine Ülker Tarhan "Neden gitmediniz, korktunuz mu sayın Bakan?!" diye sorarken, o an meclis sıralarında oturmakta olan yegane iki bakan Ali Babacan ve Muammer Güler, haylaz ilkokul öğrencileri gibi gülüştüler.

Sanıyorlar ki görmüyoruz. Sanıyorlar ki bilmiyoruz. Sanıyorlar ki o insanların acısını hissetmiyoruz.
Sen üzülme Reyhanlı'daki kardeşim, devlet yoksa biz varız yanında... Bütün dualar sizin için yükseliyor gökyüzüne. Sen orada tek başına cenazeni enkazlar arasından çıkardın, tek başına gömdün.

Sen onların yanılgısına düşme... Bil ki, görüyoruz. Onlar varsınlar düğünlerde halay çeksinler, göbekler atsınlar. Onlar varsın balçıkla sıvamaya çalışsınlar gerçekleri... Biz biliyoruz sen kirli ajandaların kurbanısın. Biz biliyoruz, görüyoruz ve duyuyoruz. Sen gazetelerdeki bir isimden ibaret değilsin, sen gülen, ağlayan, hayalleri, özlemleri olan bir insanoğluydun. Hiç düşünmeden aldılar hayatını elinden... Sen, yürümeyi yeni öğrenen bir bebek, annesine hediye almaya çıkmış bir evlat, sen damatlığını almaya giden umut dolu bir genç adamdın.

Sen bakma onların sana "maliyet" demelerine, sen bir insan evladıydın.
Bu yeryüzünde sevdin ve sevildin... Bu dünyadan olabilecek en onursuz şekilde kopartıldın.

Sen bakma o tarafa, görme onların çirkinliklerini. Sen bizden yana bak... Onlar yoksa, biz varız.

4 Ocak 2013 Cuma

Anladım ki herkes çok mutlu, çok güzel, çok başarılı. Bir ben varım acıların kadını

Instagram'da kumlu ayaklarınızı gözüme soktunuz, ala fortanfonik yemeklerinizi gösterdiniz. Facebook'ta çoluğunuzun çocuğunuzun, Milupa bebek fotomodeli gibi duran fotoğraflarını paylaştınız, komik hikayelerini anlattınız. Linked-in'de iş ve pozisyon değişikliklerinizle çıktınız karşıma. En güzel yerleri siz gördünüz, güneş en tatlı açısındayken, gölgeler tam uzarken en harika fotoğrafları çektiniz. Gittiğiniz muhteşem konserler, şahane filmler hakkında tumturaklı laflar ettiniz bana. Anladım, çok mutlusunuz. Şahane hayatlar yaşıyorsunuz. Sanatı, sinemayı, tiyatroyu samimiyetle takip edip, adrenalin sporlarına gönül veriyorsunuz.
Kam oooon dudes, be honest... mutsuzluktan geberiyorsunuz. Hayatın en janjanlı yerlerini motajlayıp, sadece yaldızlı yerlerini gösterdiğimiz bir ortam sosyal medya. Neden hiçbirimizin ağlarken bir fotoğrafı yok bu aptal yeni nesil kamusal alanda? Ayrılık acısını sözde Can Yücel'den bir dizeyle paylaşmak yerine niye sıçmıyorsunuz zaman tünelinin ortasına. Niye yakanızı böğrünüzü açmıyorsunuz, niye içinizi dökmüyorsunuz. Balmumundan mı yapıldınız dostum, arkadaşım?

Bizi iyi bilsinler... Hep iyi bilsinler. Kimse zaafımızı, aptallığımızı, saçmalığımızı görmesin. Hep rakı sofralarında, hep fönlü saçlarla, hep kaslı karınlarla görsünler. Göbek mi çıktı, croplarsın olur biter.

Böylesine bir saçmalık silsilesi, böylesine bir vitrin düzme hastalığı. Sosyal medya, misafir odan mı senin, her daim toplu, her daim yeni dursun?
Tamam kimse kimsenin üzerine trajedisini kusmasın, katılıyorum. Tanıdığın tanımadığın bir sürü arkadaşın var. Dost meclisi değil burası ama maskını takmış Jim Carrey gibi sırıta sırıta da gezmeyin 7/24 ortada.

"Do not read beauty magazines they only make you feel ugly." Mottosundan "do not read timeline, it only makes you feel unhappy" noktasına gelmemizdeki en önemli neden, aslında birey olarak her birimizin kendimizi gerçekten anlatmaktan korkmamız. E ama birbirimize kendimizi Bergen gibi hissettirmek daha mı iyi? Daha mı iyi birbirimizi depresyona sokmamız?
Biliyorsunuz, göründüğümüz kadar iyi değiliz hiç birimiz. Ne güzeliz o kadar, ne de mutlu. Nasır var ayağınızda, ya da o yediğiniz şahane yemekte kavga ettinizle aslında karınızla.

Gerçekten tanışalım mı? Merhaba...