30 Eylül 2012 Pazar

Konserveleyin beni, dondurun. Buza yatırın, bi şey yapın...

35 yaşıma geldim.... diye bir cümle kurmaya başlayacakken tam "ananı!" diye biri bağırıyor taa içimden. Sonrası bir lan... laaaan.... paniği. Haddi canım! inkarı ve pazarlık edilecek bir durum olmadığından sessiz bir depresyon ve hemen ardından yapılacak bir şey olmadığını fark etme hali. Böyle başlayıp, böyle bitiyor matemin 5 safhası bir kaç ufak saniye içinde. İnkar, kızgınlık, pazarlık, depresyon ve kabulleniş safhalarından milisaniyede geçip cümlemi bitiriyorum.
"35 yaşıma geldim, böyle iş görmedim!"
Sonra hayat normal akışına dönüyor. 35 dediğin, koca memeli teyzelerdi ben çocukken. Yeşile çalan, sarı meçli, kabarık saçları, kelebek tokaları, iri desenli vatkalı bluzlarıyla güne falan gelirlerdi. Ten rengi ince çoraplarına, çantalarında getirdikleri pullu misafir terliklerini iliştirirler, altınlarını şıngırdata şıngırdata gülerlerdi. Tarif alır verirler, tıka basa yerler, akşam olunca da bizi bir öbek bulaşıkla bırakarak çekip giderlerdi. Nescafe'nin lüks sayıldığı bir zaman diliminde, nesquik bulunca süte karıştırılıp görgüsüzlükle ikram edildiği vakidir misafirliklerde. 

Bakınız 80'lerde yaş 35 hali
Enivey, şimdi 35 bana çarptı ya da ben yolda giderken 35'e çarptım, mühim değil. Bir gerçek var ki, o da hayatın neresinde olduğun sorgulamasının gerçekten de bu yaşta yapıldığı. Zira, artık goygoyla kaybedecek vakit yok, günlerinin sayılı, kendinin zavallı bir fani olduğuna ayıveriyorsun.

Bu gençliği botokslasak da mı saklasak, botokslamasak da saklasak....

Hepimiz biliyoruz ki kırışıklık kremi denen zerzevat, freni patlamış araba misali yaşlanan bizlerin ceplerinden para tırtıklamak için uydurulmuş bir kimyasal bileşim. Kendisinin bilimsel olarak, ince çizgileri gözle görülür ölçüde(!) azalttığı iddia edilse de, yüzünüze bir 20 yaş pembeliği zerk edemeyeceği aşikar. Saçlarda, boyanmadığında belveren beyazlar ve alında beliren ince çizgiler insana daha pek çok şeye başlamaya bile vakit bulamamışken, zamanın arkadan çakıp geçtiğini anlatan işaretler. 

bu arada nasıl vakit bulamadın be kınalı kuzum, dünyanın tüm saatleri seninken nasıl yedin sana verilmiş o zamanı çatır çatır cafe bar köşelerinde, bilgisayar oyunlarında, saçma sapan goygoylarda?
Şimdi öylesi delimsek bir panik var ki içinde, sanki artık her şey için çok geçmiş gibi. sanki senin için geçmiş gibi. Soruyorum, herkes böyle mi?
Ne bileyim bi çocuk falan yapaydım bari. şimdi gittikçe büyüyor gözümde. Hadi çocuk yapamadın, onlarca yarım bıraktığın yazıdan, eğreti metinden, çürük fikirden toplayıp bir roman çıkarsaydın ya a salak evladım. Özendiğin bazı insanlarla arandaki tek fark, onların yapmış, seninse yapmamış olman değil mi? 
Onlarca vasat yazar bestseller olarak vitrinleri süslerken, sen canım bitti, puanım yetmedi hırsıyla klavye tokatlamadın mı? Al, işte sana gerçek "achievement",  sür bakalım sefasını

Diyerek, kendimi tokat manyağı yapasım var benim. Bu yazının tek amacı ise, benden daha genç olan arkadaşlarımı uyarmak. 

Sevgili arkadaşlar, zaman denen şey en değerli servetiniz. Lütfen şuursuzca, tüketmeyiniz. Işığı kullanmıyorsanız, kapatınız. Çok yazıyor sonra, elinize bir fatura geliyor ki evlere şenlik; afedersiniz g.tünüzü satsanız ödeyemezsiniz. Tanrıyla icralık olmayın... kaybedersiniz. Gelir, neyiniz var, neyiniz yok alır elinizden avucunuzdan. Demem o ki, bir şey yapmayı planlamayın. Oturun, hemen yapmaya başlayın. Sonra geliyor matemin beş kardeşi, suratınıza bir tokat olarak çarpıyor. Hem de çok fena acıtıyor. öpüyorum gözlerinizden.

21 Eylül 2012 Cuma

Dönüşüm Tırt Oldu


Sevgili günlük,
Komikli yaratıcı başlık bulma konusundaki çabalarım bugünlük sonuç vermeyince, çareyi sana dönmekte buldum.
Şu anda ben sana içimi dökerken, ekranımın sağ köşesinde inbox'ıma ardı ardına düşen iş formları belirip, sönüyor. Kulaklığımı takıyor olsaydım, on saniyede bir yenilenen o tiksinç "çing" sesini duyardım.
Hayat bokum gibi biliyorsun. İkinci elden yaşadığımız travmalar sağolsun bu ülkede, bir mutlu anı bile suçluluk duymadan yaşamanın imkânı yok. Olsun, ben bugün geyiğe saracağım. Zira çok sıkıldım.
19 Eylül akşamı yaşadığım olağanüstü deneyimden bahsedeyim mesela. Leonard Cohen'den...
O sabah uyandığımda, gidemeyeceğime üzüldüğüm bir konserin hayatımın en özel anlarından birine dönüşeceğini tabii ki bilmiyordum. O yüzden mal gibi kalkıp işe geldim. Kulaklığımı takıp, pek bi yaratıcı fikirler düşünmeye çalışırken de, bunu bilmiyordum. O yüzden suratım pek asıktı.

Sonra... Sonra, bir mucize oldu ve kucağımda iki tane en şahane yerden bilet buluverdim, Ceren sağolsun. İşte hayat o andan sonra bambaşka şekilde seyretmeye başladı. Allahın Ataşehirine güç bela ulaştıktan ve salonda yerimizi aldıktan sonra, kararan ışıklar ve canım Leo'nun sesi beni benden aldı. Dünya gözü ile şu adamı da dinledim ya canlı canlı artık gam yemem. 3 saat boyunca adeta kendimden geçtim, who by fire'da gözüm doldu, famous blue raincoat'ta hüngür hüngür ağladım. Beatles gören 60'ların ergeni gibi, kendimden geçip, gökyüzüne yükseldim adeta. O nasıl bir ses, o nasıl bir duruş... Allah'ım sana geliyorum diyerek, dünyanın en muazzam üç saatini geçirdim.
Çıktığımda hala ağzım kulaklarımdaydı. 77 yaştan beklenmeyecek bir performans ve enerji var abide. Hatta bugün 78 yaşına girdi. Happy Birthday diyorum senin vasıtanla kendisine. Umarım 100 sene daha yaşarsın ve yeni şiirler/yeni şarkılar yazarsın.