14 Nisan 2012 Cumartesi

Sıra Dayağı


Şöyle elli milyon kişiyi tahtanın önüne dizsem diyorum. Sırayla gelişine vursam... İlkokul öğretmenimin yaptığı gibi. Kulaklarına asılsam, saçlarını çekiştirsem, boyumun yetmediğine zıplasam, ellerini cetvelle mosmor yapsam. Hani, çocuksunuzdur. Acımasızsınızdır. Vicdan mekanizmanız henüz gelişmemiştir. Üç kişi bir arada olduğunuz ve karşınızdaki bir kişi olduğu olduğu için haklı olduğunuz yanılgısı içindesinizdir. "Çirkin" diye dalga geçersiniz diş teli takanla... "O fakir" diye fısıldaşırsınız pabucu yırtık olan hakkında... hatta elinde siğil var diye, el ele tutuşmalı oyunlara almazsınız bir arkadaşınızı. Bir diğeri hakkında "annesi orospuymuş..." diye bir dedikodu duyar, selamı sabahı kesersiniz. Neyse ne işte. Küçük beyninizle, insanları yargılar, kendiniz gibi olanla sinsi ittifaklar kurar ve dışlarsınız sizden olmayanları. Öğretmenin kulağına gider, çeker tahtaya, yer misin yemez misin? İşte o an itibariyle siz gibi olmayanın önünde, dayak yemenin acısı, kırılan gurura dönüşür. Gurur kırdığınız için, göze göz esasında o çok pırıltılı gururunuz paramparça edilir. Oh, elleri dert görmesin o öğretmenin, ne de iyi edilir...

İlkokul dediğiniz yer, eskiden bu kocaman ülkenin kalabalık demografisinin mikro bir örneklemiydi. Öyle özel ilkokul falan pek bulunmadığından, en bi zengininden en yoksuluna elli kişilik bir sınıfta bir arada, yan yana ders öğrenilirdi. Annesi terk edip gitmiş olandan, babası işsiz olana, holding patronu evladından, öğretmen çocuğuna, hayatlarının devamında asla yolları kesişmeyecek olan bir grup çocuk bir arada durmayı öğrenirdi. Durmadıkları, ayrımcılık yaptıkları, dışladıkları noktalarda çekilen usturuplu bir sıra dayağı, durdurmanın en kestirme yöntemiydi.

İlkokul dediğiniz yerde 7 yaşındaki çocuklar, kuş kadar beyinleriyle birbirlerine hayatı zindan ederlerdi. Bu kocaman ülkede 7'sinden 70'ine herkes, kuş kadar beyniyle... Biliyorsunuz işte.
Kiliseye dalıp, rahibe şahadet getirtmeye çalışmalar mı ararsınız, Selimiye Camii'sinin sorunlarına dikkat çekmek için desteğini esirgemeyen ve oraya gelen ortodoks papazını, protokole almayan valiye mi bakarsınız, yoksa askerde silah arkadaşının kin dolu kurşunuyla öldürülen Ermeni gencini, müslüman değil diye şehit saymayan kafaya mı? Yoksa kendisi gasp ve taciz suçundan hapis yatmış bir taksi şoförünün kadın müşterisini Ermeni diye dövüp, taksisinden atmasına mı?

Bana verseler bunları, dizsem önüme... Yer misin, yemez misin.... Yer misin, yemezsin... Akıllanana kadar cetvellesem avuçlarını. Din, dil, ırk ayrımı yapmıyoruz diyenlerin, el altından ektiği nefret tohumları. Kuran dersi istemeyiz diyen velilere, "Neden, Kuran senin kitabın değil mi?" diye diklenirken, bir yandan da herkesin eşit derecede vatandaş olduğunu söylemek nasıl bir ikiyüzlülük? Haydi bakalım, küçük beyinlerin yeni dışlama mekanizması: "O, Kuran derslerine girmiyor..." Çocuğunuz ağlayarak gelecek size diyecek ki: "Anne, kimse benimle konuşmuyor. Ben iyi Müslüman değilmişim." Kuş kadar beyinli çocuklar, kuş kadar beyinleriyle yine yargılayıp, asacaklar sınıf arkadaşlarını. Ve bu sefer sıra dayağına çeken sağduyulu bir öğretmenleri olmayacak onları. Buyrun size yeni bir nefretin ilk tohumları...

Ben şimdiden söyleyeyim. Benim çocuğumun nüfus kağıdında Din hanesi boş kalacak. Kendi istediği zaman, isterse kendi dinini seçsin diye. Kuran dersi falan da almayacak... Kimse onun o kuş kadar beynine, ayrımcılık tohumları ekemeyecek. Rahmetli Meral Okay'ın Sultan Süleyman'a söylettiği gibi, benim çocuğumun "tek kıblesi vicdan olacak" Vicdanlı olacak, hakkı yenenin, ezilenin yanında duracak. Durmadığı noktada, umarım onu sıra dayağına dahil eden, vicdanlı bir öğretmeni bulunacak.
Ezmeyecek, ezdirmeyecek. Çoğunluğa uymayacak...
Yoksa, şimdiden söyleyeyim: Yer misin, yemez misin?..

1 yorum:

İnci Vardar dedi ki...

alkışladım kendi kendime, ellerine sağlık.