30 Kasım 2010 Salı

Ben yokken neler oldu?

çok da fazla bir şey olmadı aslına bakarsan sevgili günlük.
Bi Portekiz'e gittim geldim. İki kere de İzmir'e. Yeni evle ilgili dünya kadar işim vardı. Şimdi de dünya kadar taksidim oldu. Nur topu gibi hepsi... Olsun, yepisyeni bir masam, yepisyeni bir konsolum var şimdi. artı koltuk, fırın vesaire vesaire...
Ajansta iki yıldır dil dökerek ancak edinebildiğim Mac, dün ani bir operasyonla elimden alınarak, yerini yine 94 mamulu floppy falan diskli bir kazulet bilgisayara bıraktı. Ekran kalitesi bile ortaçağda. Mause çalışmıyor... Yani sıfır noktasına geri döndük. Ben de artık dil dökmekten vazgeçtim. Aslında tuhaf, normalde hiç vazgeçmem. Ama burasının böyle bir etkisi var insanda... Ajansın kaldırma kuvveti, benim oldurma kuvvetimin epey üstünde. Bi süre sonra sıkılıp, işine dönüyorsun sen de.
...

Benim mikro dünyamda bunlar olup biterken, dışarıda hayat devam ediyordu.
Kılıçdaroğlu referandumda oy kullanamadı-ki bu konudan altı blog yazısı çıkardı.
Evetçiler ve Hayırcılar olarak ikiye bölünmüş dolaştık bir süre. Bölünmek tek hücreli canlılar için olmazsa olmaz bir hadise. Kolayca bölünüverirler...

39 madencinin yerin 500 metre altından, günler sonra sağ salim çıkarılma anlarını göz yaşları içinde izledik tüm dünyayla birlikte. Ama belki de en çok ağlayan biz olduk ülkece... şimdiye kadar ihmalden ve şuursuzluktan yitirdiğimiz tüm madencilere.
Sonra Bakan çıktı, "abartmayın, biz üç günde çıkarardık aynı durumda olsaydık." dedi. Güldük ve akabinde unuttuk.

Yanardağlar patladı, depremler oldu, seller bastı dünyayı... Savaşlar olanca hızıyla devam ediyordu. İnsanlar her gün pisi pisine ölüyordu.

Dün Ümraniye'de iki sarhoş, sabah namazına giden bir adamcağızı "acaba vurabilir miyiz lan?" diyerek vurmuşlar. Vurmakla kalmayıp, öldürebildiklerini de anlayıp kaçmışlar. Böyle ölebilirsin işte bu ülkede. İki sarhoşun canlı hedef tahtası olarak...Sabah ayazında, nereden geldiğini anlayamadığın bir kurşunu ense kökünde bir an hissedip, sonra gözlerini kapatarak.

Haydar Paşa yandı pazar günü. Gözümüzün içine baka baka yaktılar... Otel yapılacaktı, sit alanı kararı çıkmıştı. Şimdi yaktılar. Aptal yerine koyarak, salak yerine koyarak, sırıta sırıta yaktılar. İstanbul'da ilk adım attığım ve merdivenlerinde "Himmet Ağabeey öleceeez!" taklidi yaptığım bina cayır cayır yandı.
İçim çok ama çok acıdı sevgili günlük.

Yani kısaca Akgün Akova'nın dediği gibi;

(evet ablacım her şey Helsinki eskisi gibi
her şey gibi dünya gözümden Düştüyevski
her şey eskisi gibi
herkeste özlem var eskiye
şiirime burada son verirken
ben de gelirim belki bir ara gözlerinden öpmeye)

Akgün Akova
"Lan Diyo' Fin Fin"

Hiç yorum yok: