16 Ağustos 2010 Pazartesi

Ünlü olmak varken şu dünyada...

Evet günlük, bugün andy warhol'u anarak başlayacağım yazıma. Yok vazgeçtim başlamayacağım, çok klişe olacak. Sosyal paylaşım siteleri çıktığından beri, bin kere okumuşumdur, 15 dakikalığına ünlü olacağımız kehanetinin doğru çıktığını sağır sultana bile duyurmaya çalışan köşe yazılarını. Sanki Rasputin'in kıyamet günü kehaneti doğru çıkmışçasına heyecanla, anırarak yaptılar bunu. Gazeteler, tweet köşeleri yapmaya başladı. Bazı bloggerlar ünlü oldu ve softcopy'den hardcopy'e geçtiler. Kitap bastılar annem, kitap. Sosyal medyanın bilinen tüm paradigmaların alıcı ayarlarıyla oynadığı kesin. Eskiden, kitabı olan yazarların, bloglarını da takip ederdik eğer varlarsa...

Reklamcılıkta da, kişiye özel iletişim yapmayı sağlıyor bu ağlar. Kendimizi sağa sola hevesle kaydettikçe, bir anlamda varlığımızı dünya üzerinde yaşayan herkese mümkün olduğunca duyurduğumuzun hazzını yaşadıkça, markalar da bizimle ilgili en ince detaylara bile hakim olabilmenin orgazmik duygularını yaşıyorlar. Yani yerini belli ediyorsun canım... İzler her daim taze, kovboyların soluğu ensende.

İddia ediyorum sosyal medya üzerinden yeni bir dünya düzeni kurulacak bir yüzyıla falan. (oooh kimse o günleri göremeyecek nasıl olsa, salla!!) Sanal devletlerin vatandaşları olacağız her birimiz. Çift pasaportumuz bile olabilir... O denli yani. Sanal ünlülerimizin yanında, sanal ilkelerimiz ve sanal etik değerlerimiz olacak.

Hatırlarsanız, cesur yeni dünya'da gerçek mutluluk, medeniyettekilerin kavanozda bebe yapmalarının aksine, cinsel birleşmeye üreyen ve medeniyetin dışındaki topraklarda yaşayan, kayıtları olmayan abilerdeydi. İşte oralara çok yaklaştık. Enformasyon bombardımanından önümüzü göremez hale düştüğümüz fikrini benimsemeye başlıyorum. İşin kötüsü de eskiden, haber siteleri, google falan yapardı bu bombardımanı ve onlara direnmek kolaydı. Şu anda biz birbirimize yapıyoruz. Kahrol düşman, al sana bombe dercesine birbirimizin üzerine yağdırıyoruz. Birbirimizi kelimelerimizle boğuyoruz. Üstelik büyülenmişçesine hiç birimiz gözlerimizi sayfalardan ve birbirimizin yazdıklarından alamıyoruz. Karşımızdakini twitter post'ları üzerinden tanıdığımıza kanaat getiriyoruz. Onun sıkıcı veya yaratıcı bir kişi olduğunun kanıtlarını buralarda arıyoruz.
ACİLEN kendimize gelmemiz gerektiği kanaatindeyim. Bırak abicim yea eğleniyoruz şurada! diyen herkes haklıdır. Eğleniyoruz...
(Burada eğlenmek güzel türkçemizdeki oyalanmak anlamında kullanılmıştır.)

Kendi adıma sosyal medya oyunlarında kafamı boşaltmaktan, geceleri kitap okuma alışkanlığımın içine ettim. Kafama silah dayayıp da mı oynatıyorlar? Hayır, benim hıyarlığım. Sorumluluğu üzerime alıyorum. Twitter üzerinden Pucca polemiklerini takip ediyorum, atışmaları okuyorum. Mayonezseverim'e bakıyorum. Yani kendi lokal ünlülerimizin interneti geren dertleriyle uğraşıyorum. Milliyet'in internet sitesinde Micha Barton'un pörtlettiği basenlerine bakmaktan kendimi nasıl alamıyorsam, bu lokal ünlülerin dertlerini uzaktan uzağa takip etmekten de kendimi alamıyorum.

Diyorum ki dizimi kırıp, artık defterime gerçek bir kalemle iki satır yazı yazayım. Kimseye gösterme, varlığımı güçlendirme kaygım olmadan, deneye yanıla, düşe kalka kendi kendime konuşayım. Yoksa kafayı çizeceğim... yakındır. Ya da hayatında üretim anlamında gerçekten bi bok yapmamış bir yazar heveslisi olarak mezarımda ters yatacağım.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Tatil güzellemesi

Sevgili günlük,

Bugün İstanbul'daki ilk günüm. Ben gideli şehir hiç değişmemiş. Biraz nem düşmüş gibi sanki... O kadar. Ölüdeniz'den gelmeme rağmen, yurt dışından Türkiye'ye inmiş gibiyim. Dengem bozuk... Zilyon tane İngiliz'in ve master konusu olarak Biritiş aksentle konuşmayı iş edinmiş yerli esnafımızın arasından sıyrılıp geldim. Ölüdeniz bir İngiliz kolonisi olarak hayatına devam ediyormuş, haberim yokmuş. Balık lokantası yok... Bakıyorsun tabelaya kocaman Indian Food yazıyor. Altına da eklemiş abimler, chinese, mexican, Italian diye... Tuhaf kafalar anlayacağın. Mezranın resmi dili İngilisçe... herkes herkesle ingilizce konuşuyor. Bizimle bile... Türkçe cevap verince şaşırıyorlar falan. Ne şaşırıyorsun abicim, vatan sınırları dahilindeyiz. Dolmuş şoförlerinin her biri ayrı bir vaka. Pek kibarlar ingiliz aksanlarıyla. Yerel halkla (ingilizler) şakalaşıyorlar, oynaşıyorlar yol boyunca.


Buyrun burası Hisarönü... Brighton beach değil!

Ecnebinin kıçını öpeceğiz diye bütün Türkçe tabelaları kaldırmışız. Full English breakfast her restoranın bir numerosu, unosu. Beans, bacons and fried eggs. Beans diyorum, cennet kıyısı Ölüdeniz'de diyorum. Anlıyor musun Günlük. Her yerde kendine ingiliz ismi takmış Türklerin ilanları. Jimmy fixit all. Ne demekse? Adı Cemil %90 da, işte misafirlerimiz kolay okusunlar. En bombası geliyor: Hamish McTurk. Allah belanı senin! Turisti de görseniz, bir haftası 200 pound'a her şey dahil tatil yapan binlerce paçoz stayla. (aha ilk kez stayla'yı cümle içinde kullandım, vatana millete hayırlı olsun) Hayır, gelir durumlarına lafım yok. Tatil herkesin hakkı... Hakkı da, allahın New Castle'ından gelen liman işçisi burada dört başı mamur tatilini yaparken, benim liman işçim neden bir göz odasında soğan kemiriyor lan?! Uçak dahil 400-450 lira civarına burada bi hafta, her şey dahil, çoluk çocuk piranhalar bedava tatil yapıyorlar. Ağlıycez ulen sinirimizden, bunlara yapılan yalakalığın dozunu gördükçe. Her adımda sinirimiz bozuluyor. 7'den 70'e bütün esnaf bülbül gibi ingilizce konuşuyor. Hem de aksanlı maksanlı... Tapaj hataları günümüzü şenlendiriyor. Boath trip. yersen!

bi gece restoranda aşçı kırık dökük, enjoy your dinnir falan dedi bunlara. kadın hemen düzeltti: In english we say, hope you enjoy your dinner. Aşçı da tekrarladı tane tane. sonra adamcağız, in Turkish we say afiyet olsun. dediği an kadın yapıştırdı cevabı. Oh I wouldn't even try that! Tabi denemezsin allahın salağı, herkes burada senin anadilini konuşabilmek için götünü yırtıyo. Git fransaya bakalım bon apetit demeyi deniyor musun, denemiyor musun?

Bi tatile çıktım, sinirlerim laçka oldu yahu. Denize giriyorum ingiliz, şezlonga yatıyorum ingiliz. Krallar gibi, dünyanın en güzel plajında malak malak yatıyorlar. 15 milyon istanbullunun 10 milyonu tatile çıkacak parayı bulamıyor, bunlar bizim vatanın üstüne yatıyor. Hepsini sınırdışı etmek istedim bi anda. Bi de dolmuşta, şurda burda söyleniyorlar. yok İngiltere'de şoför ayakta yolcu alsa 20 sene yatarmış.... Go back to your fucking country! dememek için dilimi zor tuttum günlükçüm. Demek ırkçılık tohumları içimize böyle serpiliyor...

Hayır, bir yandan mutluyuz. Deniz şahane, yatıyoruz biz de bunların yanında. Dedikodularını yapıp eğleniyoruz falan filan... Bir yandan da, bu peşkeşe isyan ediyoruz. Bu kıç öpmenin the ultimate noktasına canımız sıkılıyor. Her restoranın damındaki star trooper boyutundaki çanak antenlere ve Today Manchester vs. Liverpool tadındaki tabelalara bakıyoruz. Her yer ingiliz kanalı gösteriyor, her yer kötü, ucuz ingiliş pub. her yerde büyük bira 3,5 lira. Jimmy fixit all mantığında, komple muamele var ingilize.

Plajın restoranında kumpir yiyim dedim. Zaten menü ingilizce, zaten kumpir yerine yazmış oraya Jacked patatoes. Çeşitlere bakıyorum, peynir -soğan diyor. Abi bu ne? diyorum. İngilizler soğan seviyor diyor. Benim jacked patatesim sana göre diil alt metniyle. Ya sen bana peynirli, mısırlı bir şey yap diyorum. Bağırıyor içeriye... Bi JEYPİ... JEYPİ ne Mehmet abi?!

Neyse, allahtan vatan cennet. Bir yanda dünyanın en güzel, en huzur veren plajı... Bir yanda dağdan atlayıp paragliding yapanlar. Bir yanda cana can katan gün batımı... Bir de sevgili arkadaşlarımız Bahar ve Mehmet'in otellerinde bize sundukları konukseverlik. Her ne kadar onlar da memnun olmasalar da, çarklar ingilizlerle dönüyor. Akşam yemeklerinde, arnavut ciğeri artıyor, balıkların kafası var diye yenmiyor ama sosisler, fasulyeler löp löp et oluyor.

Neyse, geldik sonunda. Şükür İstanbul'da hala güzel Türkçemiz konuşuluyor. Bi' yadırgamış durumdayız haliyle. Alışırız, alışırız. Yarına bi şeyimiz kalmaz. Şölen Fixit all!



İşte bunlar bütün gün, böyle şen ve neşeliler yurdum topraklarında...