30 Kasım 2010 Salı

Ben yokken neler oldu?

çok da fazla bir şey olmadı aslına bakarsan sevgili günlük.
Bi Portekiz'e gittim geldim. İki kere de İzmir'e. Yeni evle ilgili dünya kadar işim vardı. Şimdi de dünya kadar taksidim oldu. Nur topu gibi hepsi... Olsun, yepisyeni bir masam, yepisyeni bir konsolum var şimdi. artı koltuk, fırın vesaire vesaire...
Ajansta iki yıldır dil dökerek ancak edinebildiğim Mac, dün ani bir operasyonla elimden alınarak, yerini yine 94 mamulu floppy falan diskli bir kazulet bilgisayara bıraktı. Ekran kalitesi bile ortaçağda. Mause çalışmıyor... Yani sıfır noktasına geri döndük. Ben de artık dil dökmekten vazgeçtim. Aslında tuhaf, normalde hiç vazgeçmem. Ama burasının böyle bir etkisi var insanda... Ajansın kaldırma kuvveti, benim oldurma kuvvetimin epey üstünde. Bi süre sonra sıkılıp, işine dönüyorsun sen de.
...

Benim mikro dünyamda bunlar olup biterken, dışarıda hayat devam ediyordu.
Kılıçdaroğlu referandumda oy kullanamadı-ki bu konudan altı blog yazısı çıkardı.
Evetçiler ve Hayırcılar olarak ikiye bölünmüş dolaştık bir süre. Bölünmek tek hücreli canlılar için olmazsa olmaz bir hadise. Kolayca bölünüverirler...

39 madencinin yerin 500 metre altından, günler sonra sağ salim çıkarılma anlarını göz yaşları içinde izledik tüm dünyayla birlikte. Ama belki de en çok ağlayan biz olduk ülkece... şimdiye kadar ihmalden ve şuursuzluktan yitirdiğimiz tüm madencilere.
Sonra Bakan çıktı, "abartmayın, biz üç günde çıkarardık aynı durumda olsaydık." dedi. Güldük ve akabinde unuttuk.

Yanardağlar patladı, depremler oldu, seller bastı dünyayı... Savaşlar olanca hızıyla devam ediyordu. İnsanlar her gün pisi pisine ölüyordu.

Dün Ümraniye'de iki sarhoş, sabah namazına giden bir adamcağızı "acaba vurabilir miyiz lan?" diyerek vurmuşlar. Vurmakla kalmayıp, öldürebildiklerini de anlayıp kaçmışlar. Böyle ölebilirsin işte bu ülkede. İki sarhoşun canlı hedef tahtası olarak...Sabah ayazında, nereden geldiğini anlayamadığın bir kurşunu ense kökünde bir an hissedip, sonra gözlerini kapatarak.

Haydar Paşa yandı pazar günü. Gözümüzün içine baka baka yaktılar... Otel yapılacaktı, sit alanı kararı çıkmıştı. Şimdi yaktılar. Aptal yerine koyarak, salak yerine koyarak, sırıta sırıta yaktılar. İstanbul'da ilk adım attığım ve merdivenlerinde "Himmet Ağabeey öleceeez!" taklidi yaptığım bina cayır cayır yandı.
İçim çok ama çok acıdı sevgili günlük.

Yani kısaca Akgün Akova'nın dediği gibi;

(evet ablacım her şey Helsinki eskisi gibi
her şey gibi dünya gözümden Düştüyevski
her şey eskisi gibi
herkeste özlem var eskiye
şiirime burada son verirken
ben de gelirim belki bir ara gözlerinden öpmeye)

Akgün Akova
"Lan Diyo' Fin Fin"

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Ünlü olmak varken şu dünyada...

Evet günlük, bugün andy warhol'u anarak başlayacağım yazıma. Yok vazgeçtim başlamayacağım, çok klişe olacak. Sosyal paylaşım siteleri çıktığından beri, bin kere okumuşumdur, 15 dakikalığına ünlü olacağımız kehanetinin doğru çıktığını sağır sultana bile duyurmaya çalışan köşe yazılarını. Sanki Rasputin'in kıyamet günü kehaneti doğru çıkmışçasına heyecanla, anırarak yaptılar bunu. Gazeteler, tweet köşeleri yapmaya başladı. Bazı bloggerlar ünlü oldu ve softcopy'den hardcopy'e geçtiler. Kitap bastılar annem, kitap. Sosyal medyanın bilinen tüm paradigmaların alıcı ayarlarıyla oynadığı kesin. Eskiden, kitabı olan yazarların, bloglarını da takip ederdik eğer varlarsa...

Reklamcılıkta da, kişiye özel iletişim yapmayı sağlıyor bu ağlar. Kendimizi sağa sola hevesle kaydettikçe, bir anlamda varlığımızı dünya üzerinde yaşayan herkese mümkün olduğunca duyurduğumuzun hazzını yaşadıkça, markalar da bizimle ilgili en ince detaylara bile hakim olabilmenin orgazmik duygularını yaşıyorlar. Yani yerini belli ediyorsun canım... İzler her daim taze, kovboyların soluğu ensende.

İddia ediyorum sosyal medya üzerinden yeni bir dünya düzeni kurulacak bir yüzyıla falan. (oooh kimse o günleri göremeyecek nasıl olsa, salla!!) Sanal devletlerin vatandaşları olacağız her birimiz. Çift pasaportumuz bile olabilir... O denli yani. Sanal ünlülerimizin yanında, sanal ilkelerimiz ve sanal etik değerlerimiz olacak.

Hatırlarsanız, cesur yeni dünya'da gerçek mutluluk, medeniyettekilerin kavanozda bebe yapmalarının aksine, cinsel birleşmeye üreyen ve medeniyetin dışındaki topraklarda yaşayan, kayıtları olmayan abilerdeydi. İşte oralara çok yaklaştık. Enformasyon bombardımanından önümüzü göremez hale düştüğümüz fikrini benimsemeye başlıyorum. İşin kötüsü de eskiden, haber siteleri, google falan yapardı bu bombardımanı ve onlara direnmek kolaydı. Şu anda biz birbirimize yapıyoruz. Kahrol düşman, al sana bombe dercesine birbirimizin üzerine yağdırıyoruz. Birbirimizi kelimelerimizle boğuyoruz. Üstelik büyülenmişçesine hiç birimiz gözlerimizi sayfalardan ve birbirimizin yazdıklarından alamıyoruz. Karşımızdakini twitter post'ları üzerinden tanıdığımıza kanaat getiriyoruz. Onun sıkıcı veya yaratıcı bir kişi olduğunun kanıtlarını buralarda arıyoruz.
ACİLEN kendimize gelmemiz gerektiği kanaatindeyim. Bırak abicim yea eğleniyoruz şurada! diyen herkes haklıdır. Eğleniyoruz...
(Burada eğlenmek güzel türkçemizdeki oyalanmak anlamında kullanılmıştır.)

Kendi adıma sosyal medya oyunlarında kafamı boşaltmaktan, geceleri kitap okuma alışkanlığımın içine ettim. Kafama silah dayayıp da mı oynatıyorlar? Hayır, benim hıyarlığım. Sorumluluğu üzerime alıyorum. Twitter üzerinden Pucca polemiklerini takip ediyorum, atışmaları okuyorum. Mayonezseverim'e bakıyorum. Yani kendi lokal ünlülerimizin interneti geren dertleriyle uğraşıyorum. Milliyet'in internet sitesinde Micha Barton'un pörtlettiği basenlerine bakmaktan kendimi nasıl alamıyorsam, bu lokal ünlülerin dertlerini uzaktan uzağa takip etmekten de kendimi alamıyorum.

Diyorum ki dizimi kırıp, artık defterime gerçek bir kalemle iki satır yazı yazayım. Kimseye gösterme, varlığımı güçlendirme kaygım olmadan, deneye yanıla, düşe kalka kendi kendime konuşayım. Yoksa kafayı çizeceğim... yakındır. Ya da hayatında üretim anlamında gerçekten bi bok yapmamış bir yazar heveslisi olarak mezarımda ters yatacağım.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Tatil güzellemesi

Sevgili günlük,

Bugün İstanbul'daki ilk günüm. Ben gideli şehir hiç değişmemiş. Biraz nem düşmüş gibi sanki... O kadar. Ölüdeniz'den gelmeme rağmen, yurt dışından Türkiye'ye inmiş gibiyim. Dengem bozuk... Zilyon tane İngiliz'in ve master konusu olarak Biritiş aksentle konuşmayı iş edinmiş yerli esnafımızın arasından sıyrılıp geldim. Ölüdeniz bir İngiliz kolonisi olarak hayatına devam ediyormuş, haberim yokmuş. Balık lokantası yok... Bakıyorsun tabelaya kocaman Indian Food yazıyor. Altına da eklemiş abimler, chinese, mexican, Italian diye... Tuhaf kafalar anlayacağın. Mezranın resmi dili İngilisçe... herkes herkesle ingilizce konuşuyor. Bizimle bile... Türkçe cevap verince şaşırıyorlar falan. Ne şaşırıyorsun abicim, vatan sınırları dahilindeyiz. Dolmuş şoförlerinin her biri ayrı bir vaka. Pek kibarlar ingiliz aksanlarıyla. Yerel halkla (ingilizler) şakalaşıyorlar, oynaşıyorlar yol boyunca.


Buyrun burası Hisarönü... Brighton beach değil!

Ecnebinin kıçını öpeceğiz diye bütün Türkçe tabelaları kaldırmışız. Full English breakfast her restoranın bir numerosu, unosu. Beans, bacons and fried eggs. Beans diyorum, cennet kıyısı Ölüdeniz'de diyorum. Anlıyor musun Günlük. Her yerde kendine ingiliz ismi takmış Türklerin ilanları. Jimmy fixit all. Ne demekse? Adı Cemil %90 da, işte misafirlerimiz kolay okusunlar. En bombası geliyor: Hamish McTurk. Allah belanı senin! Turisti de görseniz, bir haftası 200 pound'a her şey dahil tatil yapan binlerce paçoz stayla. (aha ilk kez stayla'yı cümle içinde kullandım, vatana millete hayırlı olsun) Hayır, gelir durumlarına lafım yok. Tatil herkesin hakkı... Hakkı da, allahın New Castle'ından gelen liman işçisi burada dört başı mamur tatilini yaparken, benim liman işçim neden bir göz odasında soğan kemiriyor lan?! Uçak dahil 400-450 lira civarına burada bi hafta, her şey dahil, çoluk çocuk piranhalar bedava tatil yapıyorlar. Ağlıycez ulen sinirimizden, bunlara yapılan yalakalığın dozunu gördükçe. Her adımda sinirimiz bozuluyor. 7'den 70'e bütün esnaf bülbül gibi ingilizce konuşuyor. Hem de aksanlı maksanlı... Tapaj hataları günümüzü şenlendiriyor. Boath trip. yersen!

bi gece restoranda aşçı kırık dökük, enjoy your dinnir falan dedi bunlara. kadın hemen düzeltti: In english we say, hope you enjoy your dinner. Aşçı da tekrarladı tane tane. sonra adamcağız, in Turkish we say afiyet olsun. dediği an kadın yapıştırdı cevabı. Oh I wouldn't even try that! Tabi denemezsin allahın salağı, herkes burada senin anadilini konuşabilmek için götünü yırtıyo. Git fransaya bakalım bon apetit demeyi deniyor musun, denemiyor musun?

Bi tatile çıktım, sinirlerim laçka oldu yahu. Denize giriyorum ingiliz, şezlonga yatıyorum ingiliz. Krallar gibi, dünyanın en güzel plajında malak malak yatıyorlar. 15 milyon istanbullunun 10 milyonu tatile çıkacak parayı bulamıyor, bunlar bizim vatanın üstüne yatıyor. Hepsini sınırdışı etmek istedim bi anda. Bi de dolmuşta, şurda burda söyleniyorlar. yok İngiltere'de şoför ayakta yolcu alsa 20 sene yatarmış.... Go back to your fucking country! dememek için dilimi zor tuttum günlükçüm. Demek ırkçılık tohumları içimize böyle serpiliyor...

Hayır, bir yandan mutluyuz. Deniz şahane, yatıyoruz biz de bunların yanında. Dedikodularını yapıp eğleniyoruz falan filan... Bir yandan da, bu peşkeşe isyan ediyoruz. Bu kıç öpmenin the ultimate noktasına canımız sıkılıyor. Her restoranın damındaki star trooper boyutundaki çanak antenlere ve Today Manchester vs. Liverpool tadındaki tabelalara bakıyoruz. Her yer ingiliz kanalı gösteriyor, her yer kötü, ucuz ingiliş pub. her yerde büyük bira 3,5 lira. Jimmy fixit all mantığında, komple muamele var ingilize.

Plajın restoranında kumpir yiyim dedim. Zaten menü ingilizce, zaten kumpir yerine yazmış oraya Jacked patatoes. Çeşitlere bakıyorum, peynir -soğan diyor. Abi bu ne? diyorum. İngilizler soğan seviyor diyor. Benim jacked patatesim sana göre diil alt metniyle. Ya sen bana peynirli, mısırlı bir şey yap diyorum. Bağırıyor içeriye... Bi JEYPİ... JEYPİ ne Mehmet abi?!

Neyse, allahtan vatan cennet. Bir yanda dünyanın en güzel, en huzur veren plajı... Bir yanda dağdan atlayıp paragliding yapanlar. Bir yanda cana can katan gün batımı... Bir de sevgili arkadaşlarımız Bahar ve Mehmet'in otellerinde bize sundukları konukseverlik. Her ne kadar onlar da memnun olmasalar da, çarklar ingilizlerle dönüyor. Akşam yemeklerinde, arnavut ciğeri artıyor, balıkların kafası var diye yenmiyor ama sosisler, fasulyeler löp löp et oluyor.

Neyse, geldik sonunda. Şükür İstanbul'da hala güzel Türkçemiz konuşuluyor. Bi' yadırgamış durumdayız haliyle. Alışırız, alışırız. Yarına bi şeyimiz kalmaz. Şölen Fixit all!



İşte bunlar bütün gün, böyle şen ve neşeliler yurdum topraklarında...

16 Mayıs 2010 Pazar

Neler Oluyor Hayatta!

Bu kadar gündemin arasında boğulmamak elde değil sevgili günlük. Milliyet goygoyculuğundan, Radikal derinliğine kadar pek çok kanalda gündemimiz aynı: Deniz Baykal'ın pipisi. Varlığını hiç düşünmediğimiz, kendisine bir pipili insan gözüyle bakmadığımız Deniz Baykal, Ali Kırca skandalından sonra ikinci sex, lies and videotapes mağlubiyetini, özel hayatın ihlali mağduriyetine çevirmiş bir eril kişi.

Hatırlayacak olursanız, Ali Kırca vakası Türk basının yılmaz defansı sayesinde, üzeri üç günde kapatılan bir mağduriyete çevrilmişti. Bir erkeğin başına geldiğinde, etrafına etten duvarlar örülüveren, "yeni kasetim çıktı, aldın mı?" durumu, bir kadının başına geldiğinde bir toplumsal linçe dönüşüveren canım ülkemde, Baykal'ı Bıraktığın gibi buradayım, yalnız değilsin yanındayım. sloganları eşliğinde, evinin önünde açlık grevleri yapmaya neden olacak bir hadisenin baş aktörü haline getiriverdi.

Zavallı Gülben Ergen, gözyaşları içinde, güvendim, ihanet edildim, bir hata yaptım... ana fikri etrafında düzenlediği basın toplantısında hüngür hüngür ağlarken, etrafında patlayan yüzlerce flaş yüzünden beyin kanaması geçirecek duruma getirilirken, Ali Kırca olayında hiçbir köşe yazarı bahsetmediğinde, hiçbir muhabire konuyla ilgili kalem oynattırılmadığında, ülkenin hala ataerkil düzenin elinde düzülmekte olduğu gerçeğine ayıvermiştik hep birlikte.
Ali Bey'le hemen empati kurulmuş. Aman diyeyim, düşman başına, ya benim de başıma aynısı gelseydi. psikolojisi içinde bütün erkek basın başını kuma gömüvermişti.

Kadınlar diledikleri kadar güçlü, hanımağa, genel müdür, star, baş balerina pozisyonlarında dişleriyle tırnaklarıyla mücadele vermekte olsunlar, bir seksüel yanlışta tahtlarından alaşağı edilivermenin korkusu hala iliklerini titretirken, er kişiler toplumda ufak tefek hataların, mühim değil, olur canım. sen mühimsin nakaratı eşliğinde tahtlarında şekillerini hiç bozmadan oturabiliyorlar. Nitekim Baykal'ın istifası, her ne kadar onurlu bir harakiri gibi görülse de, bana soran olursa tamamen bir şekil, bir imaj, bir Avrupalı politikacıymış gibi yapma halidir. Kendisi kaybediyormuş gibi görünürken, mağdurları sms kanalıyla desteklemekte çılgın bir yarış içine girmiş Türk halkının vicdanında, ay yazık canım adamaaa... gitmesin ama o daaaa... büzüklüğünde bir algı yaratmak için incelikle tasarlanmış bir teyatora şeklinde cereyan etmektedir. İstifa etmemesi durumunda, "Terbiyesiz, pis sapık. Yaşından başından utan!" olacak olan Deniz Baykal, istifa ederek "Aaa... tüh ya. Gidiyor muymuş gerçekten?" safdilliğinin yolunu sonuna kadar açmış bulunuyor.

İşte bu dengelerin arasında, bir kadın olarak bir kez daha anlıyorum ki, biz ancak bu ataerkil düzenin izin verdiği kadar özgür olabiliyoruz sevgili hemcinslerim. Evet, kendimizi toplumun başaktörlerindenmişiz gibi göstermemize izin veriyorlar. Hatta bu güçlü kadın imajını Arap ülkelerine dizi yapıp pazarlıyorlar. Oradaki kadınlar da, muhteşem modern erkeklerin, cevval kadınlar peşinde nasıl harap olduğunu izleyip içinin yağlarını eritiyor. Ancak, kadın olduğunuzu öyle uluorta pek de belli etmemeniz gerekiyor. Biraz daha genişletirsek konuyu, kadın olduğunuzu, eşcinsel olduğunuzu, kürt olduğunuzu, musevi ya da ermeni olduğunuzu öyle açık seçik belli etmemek durumundasınız. Belli etmediğiniz sürece sorun yok. Güllük gülüstanlık geçinip gidersiniz sistemle. Ama kadınsanız ve eşcinselseniz sevişebildiğinizi, başka bir etnik kökenden geliyorsanız da geleneklerinizi ve ritüellerinizi fazla ortalığa açıp saçmayacaksınız. Ya denklanşörlerlerine basarak vururlar sizi ya da daha direkt yollarla...

Bu yüzden Deniz Baykal'ın bir pipisi olduğunun farkına varabilirler... ama sizin bir kukunuz olduğunu asla hissetirmeden yaşamanız gerekiyor. Ya da kukunuz olduğunu onlara her saniye hatırlatarak yaşayabilirsiniz, ne var ki bir genel müdür pozisyonu beklemeyin hayatta. Olsa olsa, sarışın popçu kontenjanından bir yer açılır size bu TC bünyesinde.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

reklamcıyız, über havalıyız.

Bir ortama çok ünlü biri giriyorsa. Misal Lady Gaga, Madonna ya da Brad Pitt bile olsa, o ortamda ona dönüp bakmayan bir kişi varsa bilin ki bu insan bir reklamcıdır. Karizmasına halel gelecek diye, heyecanını içine atmaktadır sevgili okur. Burnum düşse eğilip yerden almam tadındaki bu tür, "Ben her gün ünlülerle iç içeyim zati... bu da bi şey mi?" edasıyla, ünlü görmüş halkın hezeyanına karşı hafiften küçümseyen bir tavır takınır. "Ünlüyse ünlü, ben ondan daha havalıyım" beden diliyle süzülür ve ortamı terk eder. Ertesi gün de ortamlarda "Geçen Lady Gaga geldi, tanışmak istedi. Yüz vermedim haspaya" türünde asılsız dedikodularla kendini eğlendirir. Peki sormak isterim. Neden? Ne gerek var... Biraz heyecan yap. Zıpla yerinde, git boynuna atla ünlü kişisinin. Dön özüne. Şöyle nefes al, nefes ver. Bir rahatla... Kasma yavrum bu kadar. Kasma, ölümlü dünya...


Muhteşem reklamcı. süper insan. ortadoğu ve balkanların en akıllı kişisi.

2 Mayıs 2010 Pazar

buy coke. it's very famous.

Başlığımız the invention of lying filminden arak. kimsenin yalan söylemeyi bilmediği kurmaca bir dünyada, reklamlar böyle işte. Adamın biri tv'ye çıkıyor ve yıllardır tadını hiç değiştirmedik ama tenekede yenilikler yaptık. rengi daha kırmızı, çocuklar sevsin diye şuraya da bi kutup ayısı çiziktirdik. Lütfen coca cola almaya devam edin. Buraya bunu söylemek için geldim falan diyor. sonra da pack shot'ta coca cola. it's very famous. yazısı çıkıyor. reklam bitiyor.
Pepsi'nin sloganı ise daha acımasız bir dürüstlükte. Pepsi. When they don't have coke.

Ben de eğer bu kimsenin yalan nedir bilmediği alternatif dünyada başka markalar olsaydı, sloganları ne olurdu diye merak ettim. ve bi şeyler çiziktirdim.

Volvo. Çirkiniz ama isveç kalitesindeyiz.
Skoda. Bizi volkswagen aldı. iyiyiz yani.
Volkswagen. Hitler'in fikri olmaktan dolayı utanıyoruz.

Marlboro. Ölüm garantili.
Marlboro Light. Light diye ölmeyeceğinizi sanmayın.

KFC. Tavuklarımızın kafaları çok küçük.

Kerastase. Loreal üretiyor, kimselere çaktırmıyor.
Loreal. Kerastase'a parası yetmeyenlere.
İpek Şampuan. Şampuanınıza servet ödemeyin. (Gerçek sloganları, aynı kalırdı muhtemelen)

Knorr Hazır Çorba. Üşengeç ama vicdanlı annelere doğalımsı çorba

Eti Form. Çok yemeyin, biz de şişmanlatırız.

Ariel. Alt tarafı deterjan. Kainatın sırrını beklemeyin

Yeni Rakı. Uzo bizden iyi mi hakikaten?

28 Nisan 2010 Çarşamba

Koş baba koş!

Bu yazımızın konusu sportif faaliyetler. Efendim, çocuk dimağımda onulmaz yaralar açan ortaokul beden eğitimi hocam Vedat Bey'le açmak istiyorum konuyu. 12 yaşında ergenliğe yeni intikal etmiş ve her ergen gibi boydan önce ene doğru gitmiş bir bünye iken, bu Vedat bey pezevengi, İzmir Göztepe Stadı'nda 100 metre koşturduydu bizi bi gün. Kronometreyle de koşma süremizi tuttuydu. Her derste illa ki beş pekiyi olmadı iyi alma hevesinde bir inek olan bendeniz, tabanlarım kıçıma vura vura koştum sıram gelince, hiç unutmam kırmızı eşofman, eşortmen, eşorfmanlarımla. Sonra dönüp, onay beklercesine baktığımda, bir "Bravo!" patlattı bana. Bi sevindim tabii... *Harikasın." dedi "En kötü dereceyi sen yaptın." Koşmaktan al al olmuş 12 yaşındaki yanaklarım daha bi kızardı, önüme baka baka gittim, daha önce koşup da benden iyi derece yapmış tıknefeslerin yanına oturdum. Koşmaktan, aktiviteden o an itibariyle adeta tiksindim.

O gün adam beni öyle bi ketlemiş ki, kendimi spordan senelerce uzak tuttum. Zaten lisede, üniversitede bünye taş gibi, metabolizma desen 1500. lazım da olmadı öyle ekstra bir egzersiz falan. Ne zaman ki iş hayatı, masa başı mahkumiyeti. Kendimi bir şişman, bir zayıf halde buldum senelerce. Dolabımda hala 38 bedenden 42 bedene kadar çeşitli ebatlarda pantolonlarım hazır ve nazır bulunur. Hani bir sabah uyanır da eski kiloma düşmüş bulursam kendimi diye. Olur ya, umut Yunusun ekmeği. Yeme yunus yeme...

Her neyse, bu seneki diyetisyen, spor salonu döngümüz tabii ki az bi kilo verince yarım bırakıldı. Zaten her nevi gıdaya intolerans çıkınca, bünye bir saatten sonra isyan edip, yumurtaya, peynire sarılmak istiyor. Ama yine de süreçte nasıl beslenmem gerektiğine dair de sağlam verilerim oldu. Spor salonuna gelince, parmak iziyle girilecek kadar havalı ama bütün bütçeyi bu gattaca'dan fırlamış turnikelere yatırmış olduğundan mütevellit aletleri dökülen cihangir sports center beni hiç açmadı. 6 aylık üyeliğim ilk 5 seferden sonra, zihnimde son buldu. Tarihin en pahalı 5 egzersizi oldu herhalde bu. Zaten de salon kokuyor, koşu bandları sağa çekiyor. Aman dedim, yere batasıca, gitmiyorum ben buna.

Hayatta sihirli formüller olsa, bir hap mesela. Seni süper ötesi fit bir wonder woman kılsa diye rüyalara yatarken anladım ki bu iş yatarak zor yonca. Kısa bir an bir aydınlanma yaşadım. Dedim ki, e madem rapidshare'den zart zurt bi şeyler indiriyorsun. Ne duruyorsun biraz da şu egzersiz dvd'lerinden sebeplen. Amman sonra, ne bulduysam çöplükten indirivermişim o gazla.
Efendim, Hawaii hula dansının egzersizle birleştirilmiş formundan, pilates topunun üstünde zıp zıp zıplayan hanımteyzelerin olduğu bir iki başarısız denemeden sonra aradığım aşkı jillian micheals'ta buldum nihayet.
Jillian'dan önce Zumba diye adlandırılan yarı dans, yarı spor bi şeye sarmıştım ki, bu güzide latin fitness da pek eğlenceli. Şiddetle tavsiye ederim. Ama Jillian Micheals 30 day shred bambaşka. Bir kere vaadi sağlam. Öbürleri kısa zamanda farkı hissedeceksin falan diyor ama kesin bi şeyler söylemekten kaçınıyor. Jillian iddialı, sana 30 günde 10 kiloya kadar verdirtmezsem şerefsizim tadında bir yaklaşımı var. Eh 10 kiloyu görünce benim de gözler parladı.

Jil, Amerika'nın obeziteye taktığı the biggest loser programının koçlarından biri. Biggest Loser tam amerikan işi. Amerika'yı bi cümlede özetle derseniz: Inspirational sucess stories derim. Ülke kofti de olsa bu başarı öykülerinden haz alıyor, göz pınarlarında yaşlar tir tir izliyor. bakınız Oprah bu fundamental ilkeyi çözmüş ve milyonları peşinden sürüklemiş bir Inspirational succes story idir bizzat.

Neyse efendim, bu 30 day shred, 3 seviyeli egzersizler bütününden oluşuyor. Her gün yapılması şart değil ama tabii ne kadar düzenli yaparsan, bu işkence o kadar çabuk biter gazıyla ben yapıyorum.
Hepi topu 20 dakika sürüyor ama kadın sana bir nazi subayı edasıyla bu sürede resmen yeri öptürüyor. İlk gün, 20 dakikayı alnımın akıyla tamamladığımda şuraya biraz uzanayım dediğimde saat 10, gözlerimi açtığımda ise gece 3'tü. Şimdi çok şükür bir miktar daha iyiyim.

Jillian ve iki kankası, kaslı karınlarıyla karşımda durdukça çok feci gaza geliyorum. Hevesliyim. Vedat bey'in yirmi sene önce yarattığı travmayı bu kez yeneceğim. Hem de spor salonu, diyetisyen falan paraları saçmadan... Hayde bre!



Kendi kafamı fotoşoplayacaktım, ayıp olur kadına diye as it is bırakıyorum.

27 Nisan 2010 Salı

Does anybody here remember Alfredo Tale-Yax?

Bir kaç gün önce NY sokaklarında, Guetamalalı kaçak bir göçmen olan Alfredo Tale-Yax, saldırıya uğrayan bir kadına yardım etmeye çalışırken, saldırgan tarafından bıçaklandı. Bir saat boyunce yanından geçen 25 kişiden hiç biri polisi ya da 911'i aramadı. Kimi cep telefonuyla fotoğrafını çekti, kimi başını bile çevirmeden geçti gitti. Alfredo Tale-Yax, bu ilgisizlik yüzüden kan kaybından kıvranak öldü.
Ekte linkini verdiğim haberdeki bir profesörün de belirttiği gibi, doğru olanı yapmaya çalışırken, bir hayat kurtarmaya çalışırken, kendi hayatını kaybetti. Çünkü kimse ona yardım etmeyi aklından bile geçirmedi.

Memlekette bu kadar vukuat olurken, yaza yaza bunu mu yazdın? diye sorabilirsiniz. Haklı da olabilirsiniz. Ama tanımadığı bir ülkeye, bin bir umutla giden ve tanımadığı bir insana yardım ederken, evinden çok uzakta ücra bir köşede ölüme terk edilen 31 yaşındaki genç bir adamı, burada ağırlamak istedim. Adını bir kez de burada yazmak istedim. Dünyanın nasıl bir yer haline geldiğini yeniden hatırlayalım dedim.

Sevgili Alfredo Tale-Yax, dünya döndükçe ismin kalsın.

http://www.nytimes.com/2010/04/26/nyregion/26homeless.html

13 Şubat 2010 Cumartesi

Yoğuşmalı Reklam Yazarı

Bir süredir yine uzaklardayım sevgili günlük. Olmaz dertlerde olmam nedeniyledir aramızdaki bu hasret. Bir yoğunluk, bir yoğunluk ama öyle böyle değil, insanı hayatından bezdirecek cinsinden. Daha lost'un 6. sezonuna bakamadım diyeyim, sen anla.

Teknik olarak, öyle hayat memat meselesi olmayacak işlerin, büyüyüp, şişip, hayatı işgal etmesi süreci yaşanmakta yine. Yani gece yarılarına kadar çekim, gecenin bi vakti stüdyoya gidip aaaa, ama bu planı daha yakın görmeliydik. yorumları, uykusuzluklar, stresler, sorguya çekilmeler, sen bakmamış mıydınlar falan filan, şubat sonunda tarihe karışacak bir iş sebebiyle vuku buluyor. Ee, tabi böyleyken böyle olunca da hayat fena halde sorgulanıyor. Ekmek paramızı kazanıyoruz, deyip susuyoruz sonucunda. Her işin bi boş iş tarafı var. Şimdi sabaha kadar kulübesinde oturan gece bekçisi: Eee ama bu gece de hırsızlar depoyu soymaya çalışmadı, boş boş oturduk sabaha kadar. diyor mu? demiyor... Şu hal, benim de fazla söylenmemem gerekli ama gel de bunu ağrıyan kaburga kemiklerime söyle.
Sorun böyle bir tatsız, tuzsuz yoğunluk değil, aslına da bakarsan. Sorun, sanki dünyayı kurtarıyoruz anacım. Bir gerilim, bir stres, bir gözleri belerte belerte bakmalar... Gece ikide yatmışken, sabah yedide sms almalar. Eee... ben geçen cumartesi de yedide kalkıp senaryo falan yazmıştım zaten, bari bu haftasonu yatıp uyuyaydım. derken... hafiften hayata gönül koymalar.
Ömür mü geçer lan böyle! hayıflanmaları. Hayır onbir senem doldu şu işte, ömür mü geçer diye diye. Ben ona yanarım.

Bu gerginlik, bu stres topu olma hali nereye kadar? yarın yayın var.. sonra herkes bir rahatlayacak. İtiş kakış unutulacak. olan ömründen giden iki buçuk ila üç senene olacak. uzun yaşamak istiyorum... yaşlılığıma yatırım yapmak istiyorum. desem anlamazlar, ters ters bakarlar.

10 Ocak 2010 Pazar

Trik trak, trik trak... Olur mu hiç çalışmamak?

Bir pazar akşamüstü, ofisimden sesleniyorum sevgili günlük. Culture Club araklaması yakarışım ise tanrıma."Do you really want to hurt me? Do you really want to make me cry??" diye soruyorum kendisine buradan. Yorgunum günlükçüm. Evde oturup, bir Merlin, bir Heroes izlemek varken ya da bir kaç bölüm office seyrederek günümü şenlendirmeyi arzularken tavandan sallanan florasan ışıklarının altında beynen bronzlaşıyorum tam şu anda.

Tam şu anda, bir gece önce rüyalarımda yeni zelanda'yı keşfediyor olduğum gerçeğini hatırlıyorum. Uykuya dalmadan önce alabildiğine yeşil bu ülkeye göçmeyi şöyle bir iki gri hücremle düşünmüş, akabinde "ne var ki, ben de kırparım koyun..." diyerek rüyalar alemine dalmıştım. Koyun kırpmayı düşenecek bir ruh halindeyim yani. Vahşi kapitalizmden, kuzuların sessizliğine yol alasım gelmiş. Ve fakat istanbul denen bu kocamaaaan şehirde, ambulans ve polis sirenlerinin yaptığı parazitten düşünmek ve hissetmek git gide zorlaşırken, en bi iyi fikri bulabilmek yapılan çabalar boşa çıkmakta. Netekim yorgunum. Otuzlu yaşlar, farklı bir müessese... yirmilerdeki gibi sürekli red bull içmiş gibi dolaşamıyorsun. Ben gerçi yirmilerinde de uykucuydum o ayrı. Ama bayaa gazı aldım mı, bir kaç haftasonu üst üste çalışırdım da, yine de çaptan düşmezdim. Şimdi aklım evin koltuğuna kurulmuş, elinde çayı sigarası keyif yaparken, bedenen bir psikolocik zulüm yaşatıyorum kendime büro-sit'in üzerinde.

Büro-sit... isim, dünyayı ve ruhu bir kalemde anlatıyor. bunun üstüne bürolarda sit ediliyor. genelde çok rahatlamana müsade etmeyen, ergonomik ve koyu renkli oluyor bunlar. Tercihen siyah... büronun matemi, yaşayan ruhlara ağıttır büro-sit'ler. Suni bir mobilite hissi yaratmak için tekerlekli olurlar. Sanki o tekerleklerle çok uzağa-mesela yeni zelanda'ya gidebilmenin bir olanağı varmış gibi. Anlamsızca tekerleklidir, 45 cm.lik masanda bir oraya bir buraya esip kükreyecek çok yerin varmış sanki de, fır fır o büro-siti sürebilecekmişsin gibi.

bir -mişsin gibi durumu var ya hep, beceremeyenler büroların gizli mezarlarına gömülüyor. Burada çok enerjikmiş gibi yapamayan muhasebe müdürü yatıyor. Burada çok arkadaş canlısıymış gibi olamayan art direktör. Aha şurada da, çok yaratıcıymış gibi duramayan yazar. Ah canım...

Bu nedenle hiç böyle bir yazı yazmamışsın gibi yapıp, sanki 7/24 harika fikirler bulabilirmişsin ve hiç yorulmazmışsın gibi durup, profilden yandan çarklı bir poz vermek gerekiyor.

Kalıp gibi duracaksın ki, bir kazanan, bir şampiyonmuşsun gibi adeta, duracell tavşanıymış gibi... o trampeti sırıta sırıta sonsuza kadar çalabilirmişsin gibi. Hadi gayret, sık dişini...

2 Ocak 2010 Cumartesi

Hadi bakalim ikibinon

Sevgili ikibinon, çok şeyler bekliyorum senden. Mesela 2009 kadar kötü geçmemeni bekliyorum. Beni maddi ve manevi anlamda geriye çekmeni değil, ileriye ittirmeni bekliyorum... Dünya barışı dileyecek kadar saf değilim, ama en azından bir süre sükunet diliyorum...

Bu yıl, kafamın iç politika konusunda daha az karışmasını arzu ediyorum. Ergenekon tam olarak nedir, kozmik oda nerededir, anti-madde kimin elindedir bir anlayalım. Da vinci şifresine döndü ülke... bi açıklık rica ediyorum.
Açılım konusunda da bir toparlanma bekliyorum senden ikibinon... açılım derken, neyi, nasıl açıyoruz bilelim. Sen zihin açıklığı ver herkese de, bir görelim önümüzü ikibinon.

Global ölçekte ise domuz gribine çare bekliyorum. Aşı olmak iyi mi, kötü mü... bu bize kaderin mi yoksa ilaç şirketlerinin oyunu mu? Havaalanı önlemlerinde atılım bekliyorum ikibinon... yine sıkı sıkı, sımsıkı sar beni bir hale geldik, yolun geri kalanına katırlarla devam edeceğiz bu gidişle. O yüzden lütfen, bilimsel bir sıçrama.

Kişisel olarak, bir hiperaktivite, bir sportmen kişilik arzu ediyorum senden. Koltuğa kaynayıp gitmeden önce, acele bir spor salonu üyeliği. bir zihinsel sıçrama, bir uyanış... bir katharsis. bir vesaire... kendimden beklediğim şeylerin on katını senden bekliyorum ikibinon.
Hadi bakalım ikibinon... bi zahmet, kardeşinin kötü anılarını sil aklımızdan. Bir çaba, bir efor bekliyoruz senden...