28 Aralık 2009 Pazartesi

Öküzlük üzerine derin düşünceler.

Uzun zamandır bu konu üzerine yazmaya niyetliydim, bugün aldığım bir darbe vesile oldu. İstanbul'da yaşamanın zorluklarından dolayı her gün ruhumuz örselenirken, bedenimizin hasarsız çıkması düşünülemez tabii. Sağlı sollu yiyoruz omuzları, itişiyoruz kuyruklarda, her gün ezilme tehlikesi geçiriyoruz, hem de yeşil ışıklarda.

Bu sabah, öyle bir omuz yedim ki öküzün birinden, topaç gibi döndüm olduğum yerde. Arkama baktığımda, özür dilemeye yeltenmek bir yana bana kötü kötü bakan bir çift gözle karşılaştım. Üstelik yanında bir kadınla...

Ben mi yanlış hatırlıyorum, yoksa eskiden insanlar çarpıştığında, suç kimde olursa olsun her iki taraf da bir özür dilerdi diğerinden. Adam bakıyor yahu... Pozitif ayrımcılıksa, pozitif ayrımcılık! Kadına çarpınca bi de üstüne dönüp yan yan bakmazsın küçük öküz. Afedersiniz... dersin, yürür gidersin.

Şimdi, civciv yumurtadan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş damgası yiyeceğim ama toplum olarak kabalık seviyemiz, 100 üzerinden 110 civarında. Her gün sokakta birbirimize yaptığımız çirkin muamelenin haddi hesabı yok. İnsan böyle yaşamaya alışıyor alışmasına da, sonra farklı bir ülkede gördüğü farklı bir yaşam tarzı, birazcık gözlerini açılmasına neden oluyor. New York-ki insanlarının kabalığıyla meşhur, inanın leydilik okulu gibi bir yer İstanbul'la kıyasladığında. Herkes kibar. Ama erkekler kadınlara karşı daha bir kibar... En azından bir excuse me, are you ok? diyor çarptığında. Özür dileyip geçmiyor, bir de iyi olup olmadığını soruyor. Oysa ki bugün ben yaklaşık 6 saattir, çirkin bir omuz ağrısı içindeyim. Üstelik bir de kötü kötü bakışlarla desteklenmiş bir darbe.

Yalnız bugün değil, her gün... Adam bilmiyor ki, bir kadını itip metroya binmemelisin. Ya da yolda yürürken, kaldırım darlaştığında, şöyle bir buyrun diyesin.

Sıraselviler'de, sabah kaldırıma park etmiş arabalar nedeniyle, geçiş alanları pek dardır. Önce karşıdan gelenler geçer, sonra biri sana yol verirse, sen yoluna devam edersin. O arabanın arasından geçebilmek için dakikalarca beklediğimi bilirim. Karşıda durduğumu görüyorlar ama en acelesi olan onlar... En sonunda, bağırdım da, biri lütfedip durdu.
Kimse Türklerin düşünceli, sıcakkanlı falan olduğunu söylemesin. Kabayız biz... Kendimizden başkasını düşünmüyoruz. Sözün özü, öküzüz milletçene. Kibar mısın, ibnesin zaten... Özür mü diliyorsun? Kılıbıksın, totoşsun... Yol mu veriyorsun? Salaksın, vermeseydin!

17 Aralık 2009 Perşembe

Hamlet, bize iki omlet.



Şimdi, size entellektüel bir Hamlet eleştirisi yazacağım... demeyi çok isterdim fakat son derece sığ bir insanım ne yazık ki. Bu yazı, "Ben, Jude Law gördüm" yazısı.

Üç hafta önce, manevi hemşirem Eylem hanımefendilerle birlikte New York yollarına düştük. Gezimizin en önemli ayaklarından birini Jude Law'un başrolünde oynadığı Hamlet oluşturuyordu. Kaan'a biletleri bir ay öncesinden aldırdık... Heyecan dorukta, "Oyun çok uzun, üç saat." diyorlar, "Ay olsun, ne güsel, üç saat Jude Law bakcez" diyorum. Bir Jude, bir ben, bir de to be or not to be...

Neyse, biz bir heyecan gittik oyunun kapısına. Ama bir jet lag bende, öyle böyle değil. Jet çarpmış gibiyim... Yine de çok azimliyim. Girdik oturduk yerlerimize, sahneye de yakınmışız, pek sevinç.

Işıklar söndü, sahnede bir tek spot yandı. Jude şöyle yandan çarklı bi poz verdi üç saniye, sahne karardı. Bi nevi canlı afişlik yaptı yani... Olsun dedik, oyuna derin anlam kattı bu pozu.

Neyse efendim, sonra oyun başladı... Önce heyecanlıyız, koskocca Jude Law karşımızda arz-ı endam ediyor. İngiliz aksanıyla, Hamlet'ten mısralar döktürüyor. E çocuk oynuyor yani... Ve fakat bi sorun var. Jude Law oynuyor da, annesini, amcasını, babasının hayaletini oynayan aktörler bi oynayamıyor. Sanki sokaktan toplamışlar bunları. Sonra bi Ophelia çıktı, evlere şenlik. Bütün bütçeyi Jude Law'a verip, diğerler oyuncularda ucuza mı kaçmışlar, aaa... ne oluyor? falan derken, bizim jet lag kendini göz yaşarması, esneme olarak göstermeye başladı. Oyuna bakayım diyorum, Jude diyorum, Law diyorum olmuyor... Kapandı gözler. Tam 20 dakikası kayıp oyunun, öyle horul horul, adamın karşısında uyudum. Gözümü açtım, Hamlet'in elinde kafatası... Ay! dedim başlayacak tirada, uyuma, uyuma, sakın uyuma... Böyle kendimi dürte dürte 3 saat geçti. Salon karanlık, salon sıcak... göz kapaklarım kapandı kapanacak.

Fakat aralık göz kapaklarımdan görebildiğim kadarıyla, Jude epey bir efor sarfetmiş rolü için. Yine de, dudak uçuklatır cinsten bir oyunculuk sergilemedi.
Kendisi gerçekten çok taş bir insan, hiç film hilesi falan yok. Ama azcık boydan kısa. Ufak tefek bir abimiz. Oyundan çıktığınızda öyle hayatınız boyunca hatırlayacağınız bir Hamlet olmadığını fark ediyorsunuz. Yönetmen de fark etmiş ki, celebrity kullanımı yoluna gitmiş. Eylem'in konuya ilişkin yorumu: "Jude Law gözümden düştü" oldu ama bu yorum muhtemelen, adamın oyunculuğundan değil, kendisini yakından görmüş olmamızdan kaynaklanıyor. Yani böyle gözünde büyüttüğün bir dünya starıyla 3 saat geçirince, onun da sen ben gibi bir insan evladı olduğu gerçeğine ayılıyor bünye. Hatta benden söylemesi, tepesi biraz açılmaya başlamış bile.