15 Eylül 2009 Salı

Neşesizlik

Çok seviyorum böyle tek kelimelik, durum tanımlayıcı roman adlarını. "Bilmemek" var mesela Milan Kundera'nın. Hastasıyım... Bir de "Kadersizlik" vardır, İmre Kertész'in. Benimki de o hesap, Neşesizlik.

Neşesizlik, soğuk ve puslu bir öğleden sonrası gibi içinize işler zaman zaman. Bir sonbahar, tabiri caizse bir kaamos'tur Finlilerin deyimiyle. Güneş yüzünü uzunca süre göstermez. Acı çekiyor değilsinizdir ama mutlu da sayılmaz hayat. Neşesizlik, hayatın rendesinde, tırpanlanıp tabağa dökülen ruhunuzun uyarısıdır size. Bir şeylerin yolunda gitmediğini söyler. O göğüs kafesinizin içinde heyecanla ötüp duran kuşun artık sıkıldığını müjdeler. Neşesizlik salgın bir hastalıktır adeta, bitmek bilmeyen bir grip gibi üst solunum yollarında başlar, boğazınıza iner ve aylarca çıkmamak üzere ciğerlerinize yerleşir. Üstelik bir kez bu illete kapılırsanız, uçuk gibi, geçse bile her an yeniden nüksedebilir.

Niçün ama niçün neşesiziz? Suçu kapitalizme atmak ister deli gönlüm. Her sabah 8'de kalkmak zorunda olmaya, istemediğimiz işleri yapmak zorunda kalmaya (misal bu hafta bir adet kadir gecesi kutlama e-mailingi yazdım bir müşterime. Riyakarlığın bu noktasında, I threw up in my mouth) ne yapalım, ekmek parası" demek zorunda kalmaya atıyorum suçu. Bu noktada durup şöyle bir açıklama yapmak isterim, bir reklam yazarı olduğumun gayet bilincindeyim. Yoksa hiç bitmeyecek romanını bitirmek için, oflaya puflaya mecburen ajans köşelerinde dirsek çürüten bir entellektüel, bir pipolu, kepli yazar değilim. Ne var ki, yer yer parçalı bulutlu ruh haline giriyorsam, bana bile "çüşş" dedirten durumların içine düşebiliyor olmaktan. Neyse, Neşesizlik. Dudağın köşesinin hep kıvrılarak gezilmesi durumu. Bir şeylerin tam olmaması hali. Bir koleksiyonerin ağına yakalanmış kelebeğin çaresizliği. Şimdi ben başkalarının keyfi için mi öleceğim? hali.

Neşesizlik böyle puşt gibi, ibne gibi bir şey. Tarifi yok. Kenneth Branagh'ın yaşlandığını gördüğünde, savaşla ilgili bir film seyrettiğnde, Patrick Swayze öldüğünde hissetiğin her şeyin toplaması. 30 yaşı geçince saçları seyrelen adam misali, bir sabah aynada hayata duyduğun merakın seyreldiğini fark etmek gibi bir şey. Nasıl olur da artık Yeni Zellanda'yı merak etmiyor olabirsin artık? KÜT! Neşesizlik. 23 yaşındaki ihtimaller, 32 yaşında hangi deliğe kaçıp, saklanmışlardır acaba? KÜÜT! Neşesizlik. Yaşayamadığın ve son kullanma tarihi geçtiği için yaşayamayacağın ne-ler vardır, neler... iyi halt ettin! Küüüüüt!

Neşesizlik, başkasına da kolayca bulaştırılabilecek bir şey. O yüzden devam etmiyorum. Bu yazıyı okuduktan sonra, lütfen aynaya gidip gülümseyelim. Aklımızdan neşesizliği silelim.


Neşesizlik


Eskiden Kenneth

4 yorum:

Elmoş dedi ki...

Şöyle bir şey oluyor sanki, 20'li yaşların başında ertelediğin her şey, giderek azalan bir çeşitlilikmiş, açık büfeymiş meğer. 30'a yaklaşınca bir bakıyorsun, hain Almanlar, Ruslar falan, tabaklarını lebaleb doldurmuşlar da, sana etrafı sineklenmiş baklava ve sulanmış muhallebilerle, lastiğe dönmüş köfteler ve salatanın suyu kalmış. Görgülü duracaksın diye baştan her şeye saldırmadığına mı üzülesin, yoksa saldırsaydın çoğunun zaten tabakta kalacağına mı? Bilmem. Üzülmek konusunda stok sıkıntımız yok neyse ki, her zaman kepçeyle.

Şölen dedi ki...

Acaba diyorum, kendi kendimizi mi kitleyip bırakıyoruz? Peter pan'da vardır ya hayal etmeden, sofrada yemek belirmez. Ancak hayal gücünü çalıştırırsan masa envai çeşit mezeyle, tatlıyla dolar. Biz hayal gücümüzü kaybettik de masa boşmuş gibi mi geliyor? Misal bi arkadaş, 45 yaşında bıraktı her şeyi Amerika'ya yerleşti hayallerinin peşinden. Olunca, oluyor galiba.

Elmoş dedi ki...

Benim halim de ondan farklı değil açıkçası.

Şölen dedi ki...

e ama niçün bu elem, bu keder?