23 Eylül 2009 Çarşamba

Melodram Kuşağı

Siz hiç "benim annem, güzel annem..." şarkısında ağladınız mı? Ben, bu uyuz şarkıyı duyduğumda gözyaşlarım titremeye başlar gözpınarlarımda. Sebebi ise 80'lere ait bir Türk dizisidir. Çok net hatırlamamakla birlikte, kanser olan bir kadının, ölmeden önce iki çocuğuna bir yuva arayışının hikayesiydi. Tıpkı, ip atlayan sarışın kızın " Biir, ki işte Freddy geldi, üç döört kapıyı ööört..." şeklinde söylediği deli şarkısının yarattığı efekti yaratan bir kız çocuğu en içli sesiyle, bu şarkıyı söylerdi filmin jeneriğinde. "Benim anneeem, güzel anneeem, beni al kollarına. Kucağında okşa beeeni, ninniler söyle bana..." Tabii, ben o küçücük yaşımda hüngür şangır. Kendi annemi düşünüyorum falan, gece yatınca dualar ediyorum annem ölmesin diye. Böylece, son derece masum bir çocuk şarkısı, zihnimde annenin genç yaşta ölümü, çocukların yetim kalması gibi kavramları temsil etmeye başlıyor. Buyrun, doğuştan arabesk...

Bakınız ekşi sözlükte biri hislerime tercüman olmuş:
bu şarkı ile ilgili tuhaf bir şey var. artik küçükken bir filmde mi kullanilmşti, yoksa bununla ilgili toplumsal bir infial mi yasanmişti bilemiyorum ama şimdilerinde 20lerini aşmiş kim bu sarkiyi hatirlasa hemen gözler doluyo, bogaza bir yumru oturuyor, insanin içi bir tuhaf oluyor. hanişarkının içinde oyle çok acikli bir durumda yok, nedir benim annem canim annem beni al kollarina, kucaginda ninni soyle filan falan. gayet huşu ve huzur hisleri agir basan teskin edici bir parça. sinsi şarkı nasil yapiyorsa ilk notada allah dedirtip, insana kroşe indiriyor.
nasil bir rahme dönme isteğidir, nasil bir hayattan, bireysellikten vazgecme ozlemidir ki insani boyle annesinin etegine yapişma isteği ile dolduruyor, anlamak mümkün değil. allahim sadece şarkıdan bahsederken bile 2 kilo göz yaşı döktüm, tansiyonum düştü, gözlerim karardi.......



Gördüğünüz gibi, 80'ler gavur illerde videodrom kuşağı iken bize melodrom kuşağı olmak düştü. Kemalettin Tuğcu romanlarındaki, zavallı yavrucak, ağlayan kemancı, küçük yetim hikayelerini okuya okuya gözyaşlarımız sel oldu aktı. Böğürerek ağladık kitap sayfalarının üzerine, gözyaşlarımızla mürekkeplerini bozduk. Gerçi bizden sonraki kuşaklarda hiç bir zaman olmayan "vicdan" duygusu da bu melodramlar sayesinde gelişti gönlümüzde. Zayıfa, ezilene, haksızlığa uğrayana karşı bir empati, bir yandaşlık mekanizması geliştirdik. İnsanları yamalı pantolonlarına, delik potinlerine göre değil, altın gibi kalplerine göre değerlendirmeyi öğrendik. Şekilcilikten kurtulduk vesselam bu melodramlar sayesinde. Bakınız bataklık gülü falan isimlerle, bu bataklıklarda iyi, masum, saf, temiz kadınların varlığından haberdar olduk. Onlar için ağladık da, ağladık.
Hiç unutmam, Erman diye bir karakteri vardı Kemalettin Abi'nin, bu gururlu Türk çocuğu, Frankofon ve özenti zengin amcasının ve yengesinin yanında ezilerek büyüyordu. Çirkef ve sataşkan kuzenleriyle birlikte bir nevi erkek Jane Eyre idi, Erman. Bahçevan Mustafa Efendi evdeki tek dostuydu. Birlikte ebegümeci falan toplarlardı dağlardan.
Bir gün, bu hain kuzenler Erman'ın yüzüne yüzüne kendisini Fransızca çekiştiriyorlardı, nasıl olsa anlameyecek diye. Erman da devlet lisesinde öğrendiği akıcı fransızcasıyla dönüp, bir takıyordu bunlara. ÇAAT diye... İçimin yağları erimişti vallahi. İsterim ki böyle zengin, bici bici, bling bling çocuklara Ermanlar, devlet lisesinde öğrendikleri fransızcalarıyla koysun. Ama gerçek hayat pek de öyle değil maaleef. Yine de yüreğimiz Ermanlardan yana.

Başka bir melodram, başka bir şarkı. Bakınız Sadri Alışık ve Ben seni unutmak için sevmedim. Karısı terk edince Sadri'yi içli içli bu şarkıyı söylemişti, filmin sonunda da ölmüştü zira. Zaten Sadri Alışık'ı ne zaman gözyaşları içinde görsem, duramam ben de ağlarım hüngür hüngür. Bir de Münir Özkul'u. O patronun masasına elini vurarak, hiç düşünme bu paraları mezara götürebilecek misin diye? şeklinde isyan ederken, o gözlerinden süzülen yaşlar bir asit damlası misali eritir kalbimi. O ağlar, ben ağlarım. Taa ki, gözlerinde hala yaşlar akarken Adile Teyzem'le sarılıp, yüzü gülene kadar. Ah be! Nerlerdesiniz kuzum? Açgözlülükten, fesatlıktan, kötü niyetten uzak zamanlar, yurdumun aza kanaat getiren, komşusu açken uyuyamayan insanları. Potinlerine pençe yaptırıp, üç kış geçiren, ama sofrada alüminyum tencerelerinde pişen sarmaları, mantıları pür neşe yiyen canım insanlarım, nerlerdesiniz kuzum, gözlerim yollarda bekliyorum sizi.

19 Eylül 2009 Cumartesi

CADI

Yeni bir kadın komünitemiz var, hayırlı olsun! CADI. "Her şeye tilt olan kadın sitesi."
Uyuz olmanın, arıza olmanın birinci tekil şahısların ağzından, kendine övgü olarak tanımlandığını görmüştüm de, toplumsal bir kimlik olarak karşıma ilk defa çıkıyor. "Ben öyle diğer kadınlara benzemem, zekiyim, eğitimliyim, asabiyim..." diye etrafımızda cikcikleyen kadınların sanki hepsi burada. Ahhahha... Her şeye tilt oluyoruz. Ah, biz var ya biz... tadında ablalar. Keşke ilkokulda, yandaki gözlüklüye tilt olacaklarına az biraz dil bilgisi, biraz imla kuralı öğrenselermiş de, kendilerini daha düzgün ifade edebilselermiş.

Manifestoları bile var. Hiç düzeltmeden alıntı yapıyorum:

...Güldürükçü biriyim. Güldürmeyi ısırgan br mizahla yaparım. Buradaki ısırgan tuttuğunu kopartan manasında değil tuttuğunu oturtan manasındadır. Hayatta olan biten birçok şey beni kudurtmaya yeter ee ben de doğal olarak kudururum ama aynı zamanda kudurturum, zira sakine apartmanının sakinlerinin sakinliği beni fazlasıyla sıkar. Ben bir tükürükçüyüm tükürme eylemi eleştirdikten, azarladıktan, didikledikten sonra bile nato kafa nato mermer olanlara karşı bir eylemdir ve zararı yoktur cadılığa halel gelmez zira o kadarını anlasaydı beni de o raddeye getirmezdi di mi...


Vay, vay, vay ablammm! Şu satırlardan akan özgüvene, duruşa bak be! Kurban olurum ben sana. Sende sonsuz bikbikleme hakkı olacak, dünya senin istediğin gibi dönmemekte ısrar ederse bi de tüküreceksin! Oldu olacak Demet Akalın'ı da mesih yap, hep birlikte kodu mu, oturtursunuz. HARBİ KADINLAR sizi...
Aklıma Şener Şen'i her basışında, oğluna dönüp: "tükür babanın yüzüne!" diyen bir Perran Kutman geldi. O komikti, siz değilsiniz.

Şimdi hemmen bir sosyo-analiz yetiştiriyorum peşlerinden merak etmeyin. Bi saniye gözlüklerimi takıp geliyorum...

Efenim, hayatta kendini erkeklerin dünyasında görünür kılmaya adamış bir takım kadınlar var. Bazıları, bir kavanozu açmaktan aciz, dil yeteneği 4,5 yaşına takılı kalmış gibi davranan "kız çocuğu" kisvesinde yapar bunu. Dudaklarını büzerek, Ama aşkıııım, açamıyoyum ben bu kapağı... dediklerinde erkeğin yüreğinin en yumaşak noktalarından birine temas ettiklerini keşfetmişlerdir. Bu noktanın adı: BOOBH( Ben Olmasam, O Bir Hiç) Böyle kadınlar, annelerinin makyaj malzemelerini oralarına buralarına bulaştırmış küçük kız sevimliliğiyle fetheder erkeklerin kalbini. Adeta tatlı cadıdır bunlar. Gözlerini kırpıştırınca faturaları ödenir, burunlarını oynatınca oturma odası takımları değiştirilir. Arz ve talep dengesini pek iyi anlamış ve hayatını çok kolaylaştırmış kadın tipidir.

Bir de, Kasımpaşalıyım, eli maşlıyım ekolü vardır. Bu ekolün mensupları da, kodu mu oturtan ama geceleri o yeşile çalan sarı saçlarında bir erkek eli sıcaklığı özleminde olan kadınlar olarak boy gösterirler etrafımızda. Her ne kadar, Harrrbici olsa da, yüreği yumuşacıktır. Dişilik, bu saklanmaya çalışıyormuş gibi yapılan yürek yumuşaklığında kenini gösterir. Tam erkeğin ona baktığı sırada, gözlerinin itinayla bir sokak köpeğine takılıvermesi falan, bu harrbicilik mizansenlerinin vazgeçilmezidir. Kabuğum sert ama içim sufle yumuşaklığıda, kızgın kumlardan serin sulara... mesajı bilinçaltına ha babam, de babam ekilir. Cadı komünitesi işte bu ekolden besleniyor besbelli ki... Sinir olma, arıza olma halleri buradaki ablaların kendilerini özel hissetme aracı. Bi keresinde üniversitedeyken bir kız arkadaşım, "Kadınları sevmiyorum çünkü ota boka ağlıyorlar." demişti. Fırat olup, buradan cevap veriyorum: Yok yeaaa... Sen var ya sen, kendini en özel, en farklı, en bi harbi hissetmek için hemcinslerini iki kalemde harcamış, bokum gibi bir insansın. Kadınlar ağlıyormuş. Allah, allah... Zayıf yaratıklarmış. Bak sen! Seni de alalım cadı portalına, yerini bul o zaman. Geceleri birlikte, saçlarınızda gezen şefkatli bir erkek eli hayal edip, bunu dillendirmezsiniz olur mu?
Asıl ben tilt oluyorum hepinize ulan! Ayrıca siteye redaktör alın, bokum gibi imla hatası, ifade bozukluğu dolu her yer. Nasıl bir harbi kız cesaretiyse sizdeki artık, tükürdüğünüzü yüklemişsiniz siteye. Kapatın o siteyi, yoksa size daha ağır laflar hazırladım.

15 Eylül 2009 Salı

Neşesizlik

Çok seviyorum böyle tek kelimelik, durum tanımlayıcı roman adlarını. "Bilmemek" var mesela Milan Kundera'nın. Hastasıyım... Bir de "Kadersizlik" vardır, İmre Kertész'in. Benimki de o hesap, Neşesizlik.

Neşesizlik, soğuk ve puslu bir öğleden sonrası gibi içinize işler zaman zaman. Bir sonbahar, tabiri caizse bir kaamos'tur Finlilerin deyimiyle. Güneş yüzünü uzunca süre göstermez. Acı çekiyor değilsinizdir ama mutlu da sayılmaz hayat. Neşesizlik, hayatın rendesinde, tırpanlanıp tabağa dökülen ruhunuzun uyarısıdır size. Bir şeylerin yolunda gitmediğini söyler. O göğüs kafesinizin içinde heyecanla ötüp duran kuşun artık sıkıldığını müjdeler. Neşesizlik salgın bir hastalıktır adeta, bitmek bilmeyen bir grip gibi üst solunum yollarında başlar, boğazınıza iner ve aylarca çıkmamak üzere ciğerlerinize yerleşir. Üstelik bir kez bu illete kapılırsanız, uçuk gibi, geçse bile her an yeniden nüksedebilir.

Niçün ama niçün neşesiziz? Suçu kapitalizme atmak ister deli gönlüm. Her sabah 8'de kalkmak zorunda olmaya, istemediğimiz işleri yapmak zorunda kalmaya (misal bu hafta bir adet kadir gecesi kutlama e-mailingi yazdım bir müşterime. Riyakarlığın bu noktasında, I threw up in my mouth) ne yapalım, ekmek parası" demek zorunda kalmaya atıyorum suçu. Bu noktada durup şöyle bir açıklama yapmak isterim, bir reklam yazarı olduğumun gayet bilincindeyim. Yoksa hiç bitmeyecek romanını bitirmek için, oflaya puflaya mecburen ajans köşelerinde dirsek çürüten bir entellektüel, bir pipolu, kepli yazar değilim. Ne var ki, yer yer parçalı bulutlu ruh haline giriyorsam, bana bile "çüşş" dedirten durumların içine düşebiliyor olmaktan. Neyse, Neşesizlik. Dudağın köşesinin hep kıvrılarak gezilmesi durumu. Bir şeylerin tam olmaması hali. Bir koleksiyonerin ağına yakalanmış kelebeğin çaresizliği. Şimdi ben başkalarının keyfi için mi öleceğim? hali.

Neşesizlik böyle puşt gibi, ibne gibi bir şey. Tarifi yok. Kenneth Branagh'ın yaşlandığını gördüğünde, savaşla ilgili bir film seyrettiğnde, Patrick Swayze öldüğünde hissetiğin her şeyin toplaması. 30 yaşı geçince saçları seyrelen adam misali, bir sabah aynada hayata duyduğun merakın seyreldiğini fark etmek gibi bir şey. Nasıl olur da artık Yeni Zellanda'yı merak etmiyor olabirsin artık? KÜT! Neşesizlik. 23 yaşındaki ihtimaller, 32 yaşında hangi deliğe kaçıp, saklanmışlardır acaba? KÜÜT! Neşesizlik. Yaşayamadığın ve son kullanma tarihi geçtiği için yaşayamayacağın ne-ler vardır, neler... iyi halt ettin! Küüüüüt!

Neşesizlik, başkasına da kolayca bulaştırılabilecek bir şey. O yüzden devam etmiyorum. Bu yazıyı okuduktan sonra, lütfen aynaya gidip gülümseyelim. Aklımızdan neşesizliği silelim.


Neşesizlik


Eskiden Kenneth

9 Eylül 2009 Çarşamba

tek bir şey

"maymun iştahlısın!" Annemden yıllarca duyup durduğum, gözümün önüne hevenk hevenk muz yiyen deli bir şempanze görüntüsü oluşmasına neden olan bu sözün anlamını artık kavramış bulunmaktayım. Vatanıma, milletime hayırlı olsun! İlkokul yıllarımda başlayan, foklörden, jimnastiğe uzanan geniş maymun iştahlılık sicilimin maddi külfeti için ebeveynlerimden özür dilemeyi buarada bir borç bilirim.

Ben de tek bir konuda takıntılı olmak, tek bir konuda uzmanlaşmak istiyorum. Ama hayır, non, nein, nope... ben bir maymun iştahlıyım. Dava sahibi, tutku sahibi olmak istiyorum... Gözünüzü seveyim bi'yol gösterin.

SPORTMEN OLASIM VAR
Sportmen abiler, ablalar vardır mesela... Onlar, kışları Kartalkaya'ya, yazları Saros'a dalmaya gider. Her sene ve her sene üşenmeden. Spor onları tanımlayan bir aksesuar gibi, bir nevi melek halesi gibi durur başlarının üzerinde. Adrenalin tutkunudurlar, Ağrı'ya falan tırmanırlar... Bense, sportmen/yüzücü olma hayalleriye başladığım ve 6 aylık parasını peşin verdiğim havuz üyeliğimi toplasan 1 ay kullanırım. Yağmurlu sabahlarda kıvırmaya başlar, akabinde yanlarım. Evet sportmen kategorisine girme hevesim var ama azmim yok.

MÜZİSYEN OLASIM VAR
...Ve fakat müzik yeteneğim yok. Ne var yani Serdar Ortaç biliyo da mı söylüyo? Olsun. Haddime düşmez. Ama lise yıllarından bu yana, içimde bir müzik hevesi kaldı. Aslında hayatını müziğe adama hevesi kaldı. Gizemli, serkeş bir alternatif evrende, kitleler ben olmak için birbirini yiyor. Ah be! Müzik eğitiminde blok flütten bir adım öteye geçemeyen bir insan evladı olarak, kendini bu davaya adamışlara gıpta ile baktım. Bakmaya devam edeceğim... ama uzaktan. Müzik konusunda, ya ben ingilizceyi anlıyorum ama konuşamıyorum tadında bir bünyeyim. Sesleri duyuyorum ama çıkaramıyorum hocam.

YAZAR OLASIM VAR
Bakın bu konuya çok yaklaştım. Netekim ekmek teknem... 8 yaşında, evdeki Nobel setinden Gençlik Güzel Şey'i okuduktan sonra (okudum ve de anladım dersem de he diyin geçin) Nobel almayı kafaya koymuş bir insan olarak, bu duruma hafiften bir takıntım olduğunu itiraf edebilirim. Üniversite yıllarında dünyaya söyleyecek çok sözüm vardı. Şimdi farkediyorum ki, "sana diyecek hiç bir şeyim yok!"
Dünyaya ilgimi kaybettiğimden ve burayı daha iyi bir yer yapma sevdamdan vazgeçtiğimden bu konuda da obsesif ve uzmanlık sahibi olamayacağım. Yazmayı seviyorum sadece, yoksa mesaj kaygım kalmadı yeminle.

bunların yanısıra oyuncu, yönetmen, takı tasarımcısı, dansçı, ressam ve endüstriyel tasarımcı olma heveslerim de mevcut. Ama aslında UZMAN olasım var. Birr tek şeye hasta olayım, onun havuzunda oynanayım. Mesela bakın canım babama, bir resim yapar, bir satranç oynar.ikisinde de canavar! Ben o daldan bu dala atlarken arada bir yerlerde kaydım. Her şeyden canım çekiyor... Oral dönemini atlatamamış bir bebek misali, yerde her bulduğumun tadına bakıyorum. Bozuk paraları şeker diye yutuyorum. Mesela yemek seçenler var, onlara da gıpta ediyorum. UZMAN onlar da... Pırasayı sevmediğine ikna olmuş. İnsan var, tatlı sevmiyor mesela. Tatlı!! "Şölen, tatlı sevmez" lafını söylese biri de benim için mesela... Gurur duyarım. "Eh evet sevmiyorum ben öyle şekerli şekerli şeyleri..." diye burnumu havaya kaldırırım. Ben gibi oburlar da "Ayyy, ne güzeeel..." der bana. Ben de seçici bir insan olmak istiyorum. Dünyada her şeyi merak etmeyeyim, ilgilenmeyeyim ben de. Yani ilginç gelmesin bana ilk kez plantain yemek. "Ay bu ne be, kabak mı, muz mu belli diil." deyip tabağımın kenarına bırakayım, kibar bir hareketle. Yok illa maymun gibi atlayacağım... Hala anne bu ne?.. iç bayarım, iç. Kasarım yani... O niye, bu nasıl... şu kim? Aaa... nasıl olmuş peki? İstemiyorum. tek bir konuda merakı olan, zevkleri kesin çizgilerle belirlenmiş bir insan olmak istiyorum ben de.

Ha, bi tek karpuz yemiyorum. Sayılır mı?

5 Eylül 2009 Cumartesi

ihraç malları üzerine derin bir tefekkür


"Jason Enişte, kızmızı üzme!"

Günlük bugün coştum, duramıyorum. Bir cumartesi için ne denli anti-sosyal bir kişiliğim buradan anla artık. Serbest çağrışım peşimi bırakmıyor. My Name is Earl yedibinbeşyüzüncü tekrar bölününde, aklıma Jason Lee'nin karısının bir Türk olduğu konusunda daha önceden duyduğum bir dedikodu (Bkz: rumor) geliyor. Teknoloji sağolsun hemen gugıllıyorum. YES! Her name is Ceren Alkaç & kendisi Avustralyalı. Böyle açıklamış basına Jason Lee. Bir Türk kızı olarak kanıma dokundu(!) haliyle. Amelie çakması ama güzellikte Audrey Tatou'ya bin basan Ceren Hanım ne kadar Avustralyalıysa ben de o kadar Aborjinim... Dışarıya kız verme konusunda bizden hevesli millet az bulunur. Hele hele Avrupalı ve Amerikalı damatlara. 1.65'i zor geçen güdük kalmış genlerimizi ve Akdenizli vücut tipimizi geliştirme ve bir İsveçli bilemedin İspanyol taş bedenine evrimleşme içgüdümüzden olacak, bizim kızlardan biri bir gavur buldu mu, hastası oluyoruz olayın. Hele enişte az biraz ünlüyse oooh! bir nevi gıyabında orgazm. Zannımca, bu durum ilk kez Johnny Logan-Burçin Orhon geçici ikilisinde yaşandı. Bir Erovizyon enkazı olan Johhny, Türkiye'ye geldiğinde, balerina dansöz Burçin hanımkızımızın ceylan sekişine vuruldu. Olay Türk basınında geniş yankı buldu. Burçin bu geçici ilişkiden hamile kaldı, adamın İngiltere'de evli ve üç çocuk babası mazbut bir irish-pop star olması bizi hiç ırgalamdı. Bağrımıza bastık Johnny Enişte'yi. Üç ay sonra adam yurduna döndü, Burçin hanım Robin adlı bir kız evlatla başbaşa kaldı. Kendisi ilişkilerinin 6 sene sürdüğünü söylemiş... Bilemiyoruz tabii.


Dönelim Jason Enişte ve Ceren Alkaç'a. Kendileri de evlenmeden çocuk sahibi olmuşgillerden. Kiki Alice isimli kızları doğduktan sonra dünya evine girmişler. (Hani belinde kırmızı kuşak, namus timsali Türk gelini?? Nerede o, ilk cinsel elektriğini kocasının ayağına basarken alan, sütten çıkmış ak kaşıklar?) Fakat bu araşırmacı-geliştirmeci kişiliğimin bu araştırmadıki en yararlı yanı Jason Eniştenin eski eşinden Pilot Inspektor isimli minik bir yavrusunun daha olduğunu öğrenmem. Kendimden geçtim adeta. Yani Apple'lar, Suri'ler anladık da, bu kendini aştı. Nedir bu Hollywood ünlülerinin yavrularını "orijinal" damgalama sevdaları? Neyse zavallı Pilot inspektor'a travmalarla yüklü hayatında başarılar dilerim. Ben bile Şölen nedeniyle ne zorluklar yaşadım. Şelaleden, şöbiyete uzanan bir yelpazede ismimin onuru yerlerde sürüklendi. 6 yaşımda, en büyük hayalim büyüdüğümde beni rezil, kepaze eden bu ismi, Zeynep'le değiştirmekti. Bir zeynep, bir ebru, bir aslı olmak istedim. Allahıma şükür fikrimi değiştirmişim. Anlıyorum seni Pilot İnspektor... öylesine anlıyorum ki.


Son olarak son derece şaibeli bir ilişkiyi ameliyat etmek istiyorum. Londra'nın gelmiş geçmiş eeeeen güzel DiJey'i, İkinci, üçüncü sınıf oyunculuğunu beğenmeyenlere(sınıf diyorsam, ilkokul sınıfı) Türkiye bana dar gelir, burada kıymetimi bilemiyorlar defansıyla, İngiltere'ye göçen made in Nip Tuck hokka burunlu güzel, yine Avustralya menşeili Didem Erol ve Quentin Enişte. Didem Erol a.k.a Dana Flynn, basına Tarantino'yla ilişkisinin bittiğine dair bir açıklama yollayıvermiş. Yok Quentin son filmiyle ilgili depresyona girmiş de (Inglorious Bastards oluyor bu son film) bu da dayanamamış da, ayrılmışlar. Kız sen deli misin? insan milletine vatanına Quentin gibi bir enişte kazandırmış, üstünde 70 milyonun sorumluluğu var, o adam bırakılır mı? Öyle Johnny gibi tırt, Jason gibi az ünlü diil bu, boru mu? Pulp Fiction diyorum sana! Yapılır mı bu aziz Türk milletine?? Şimdi bundan sonra bir George Clooney'i, bir Brad Pitt'i Türk lokumlarıyla tanıştırman lazım. Ötesi kurtarmaz Danacım.

Ben de bu arada, Seth MacFarlane'ı milli enişte yapma cabalarına başlayayım. Kendisini twitterdan takip ediyorum ama henüz o beni etmiyor maalesef. Halbüsü bir tanısa, bilse ben de müzikal sever bir Family Guy hayranıyım. Bir görse böyle egzotik Türk gibi de ama da avrupai bir bilinçle takılıyorum. Bi kere çıkalım hemen basına açıklama göndermeyen şerrefsiz olsun. " Çoklu kişilik bozukluğu vardı. Bir Stewie, bir Peter, hatta arada köpek Brian olup duruyordu. Dayanamadım ayrıldım" diye...

Doll House Epitaph 1

Bilmiyorum hiç kafa yordunuz mu- gerçi ne yoracaksınız bu kadar işin gücün arasında- Joss Whedon denen abi son derece popüler dizilere imza atmasına rağmen bir ayrık otu gibi durur gaydiri guppak eğlence aleminde. Bi kere dizi finallerinde, gizeme yer yoktur. Lönk diye kesin bir noktayla bitirir diziyi. Üstelik mutlu son da yoktur bu finallerde. Kötülük dünyayı ele geçirir, iyi karakterler ölür veya kaçar veya dövüşürken ölmek üzere olduklarını anlarız, dizi biter. JJ Abrams, dizi sektörünün David Copperfield'ıysa, Joss Whedon Ruh Emicisidir... Hüüüp diye çekip alır bütün iyi duyguları. Bakınız örnek veriyorum en kült dizisinden: Buffy the Vampire Slayer. Koskocaman Sunnydale'ı ecinnilere kaptırdılar. Yer yarıldı, kasaba yok oldu... Hayatta kalabilen kahramanlarımızdan bazıları, sarı bir okul otobüsüyle uzak ufuklara kaçıyordu. Bir başka bakınız, Angel. Buffy'den bölünerek oluşan amip Angel dizisi önceleri pek light yoğurt tadındaydı... Fakat Joss yılmadı, bu diziden de iç karartıcı bir final çıkardı. Etrafları yüzbinlerce kötü incük cincükle sarılmışken bitirdi diziyi. Artık 5 ana karaktere karşı, 5 milyon iblis... siz tahmin edin sonunu dercesine.

Aynı ipnoşluğu Doll House'da da yapmış. Hem de final falan değil, birinci sezon finali. İstese 4 sezon sünerdi bu dizi... Yok 13. bölümde son derece karanlık bir distopyayla başbaşa bıraktı bizi. (İzlemeyip de, ileride niyeti olanlar, dikkat feci spoiler geliyor)

şimdi dollhouse son derece gizli bir kuruluş. Başın mı dertte, polis mi peşinde buraya gelip bi sözleşme imzalıyorsun, bedenini 5 yıllığına abilere teslim ediyorsun. Onlar da senin orijinal yazılımını (karakter/anılar vs) bir hard diske kopyalayıp kilidi vuruyorlar. Sonrasında onlar için bir bebeksin. Oh yeah baby... bi nevi blinçsiz köle. Sana her gün yeni bir yazılım yükletip, maceradan maceraya koşturuyorlar. bir gün bir CIA ajanı, bir gün bir Dominatrix vs... 12 bölüm Caroline kızımızın bebek olarak yaşadığı maceralarla geçiyor. Bu arada bu Dollhouse neden var gibi gizemler de, parça parça örülüyor. Böyle tadımlık bir dizi işte derken bir anda 13. bölüme geliyoruz kiiiiii... annecim, yıl 2019. Zengin insanlar sonsuza kadar yaşamanın sırrını dollhouse teknolojisiyle bulmuş. Yükletiyorlar kendilerini bir hard diske, sonra daha genç bedenlere yazdırıyorlar. Böyle beden atlaya atlaya yaşıyorlar. Dünyada kaos çıkmış. Herkes birbirinin bedenine downloaded. sen bana birini android... bi uyanıyorsun küçük bir kız çocuğu bedenin var... işler fena karışmış. millet kendi adını sırtına kazıtıyor ki, bedenin kimin bedeni olduğu karışmasın. çünkü milleti tutup tutup rewrite... bundan kaçabilen 4-5 kişi de safehaven diye bir yer arıyor. Neyse özet bu. Yeni ve güzel bir felaket senaryosu yaklaşımı. Ve fakat 12 bölüm boyunca teknolojik genelev diye seyrettiğimiz dollhouse son bölümde kendi evreninin Skynet'i haline haline dönüşüvermiş. Kötülüğün tohumları dünyaya yayılmış... Üstelik-ve yine öğreniyoruz ki, bilincini yedeklemiş olan Caroline kızımızın bedeni bu savaştan kurtulamamış. Daha birinci sezonda ana karakter ölür mü kardeşim? Eylül sonunda ikinci sezon başlayacak. Böyle bir bitişten sonra aslında ikinci sezon yapmasan da olurdu Joss'cum. Gerek yok, sündürme... Ve fakat sen nasıl bir hasta ruhsun diye sormadan edmiyorum Joss. İnli cinili diziler derken, uzay gemili firefly olayına girdin. Şimdi de distopyadasın. Kabus literatürüm genişledi sayende, sağolasın.