31 Ağustos 2009 Pazartesi

uzaya bir kapsül gönderilecekse mesela...

Bu video da gitsin isterim. Kim bulursa bu kapsülü, ister 7000 sene sonraki insan uygarlığı, ister başka gezegenlerde yaşayanlar, dünyayı bu video ile tanısınlar...

Muhtemelen uzak bir mesafeden dünyamıza bakan uzaylılar, bizden tiksinti duymaktadırlar... Haklılar da. Ama ben ne zaman matt abimizi izlesem, üzerime salakça bir iyimserlik geliyor. "Belki, o kadar da fena yaratıklar değilizdir." diye düşünüyorum... bir güleçlik geliyor üzerime Daler Mehdi "Tunak Tunak Tun" izlemişim gibi. Onu da başka bir iyimser günümde paylaşırım. Sonra videoyu izledikçe, yeminlen gözüm doluyor... Dünyanın dört tarafındaki farklı farklı insanların tek bir şarkı eşliğinde dans ediyor olması konsepti beni hislendiriyor günlük. Biliyorum... Biliyorum... Bi şey söylemene gerek yok.

Where the Hell is Matt? (2008) from Matthew Harding on Vimeo.



Meraklısı için arka planda çalan şarkının sözleri:

Stream of life- Rabindranath Tagore

The same stream of life that runs through my veins night and day
runs through the world and dances in rhythmic measures.

It is the same life that shoots in joy through the dust of the earth
in numberless blades of grass
and breaks into tumultuous waves of leaves and flowers.

It is the same life that is rocked in the ocean-cradle of birth
and of death, in ebb and in flow.

I feel my limbs are made glorious by the touch of this world of life.
And my pride is from the life-throb of ages dancing in my blood this moment.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var

çok şey öğrendim yaşayıp, yaşlanırken. Mesela pinpon topu denen şeyin ping-pong topu olduğunu. Acayip di mi? sen, senelerce pinpon diye bil, pinpon ihtiyar lafına böyle, ufacık tefecik bir insan herhalde düşüncesini geliştir. Olsun sana pingpong ihtiyar. Olmadı dünya...

sonra efendim morrow eski ingilizcede sonraki gün demekmiş, tomorrow da "to the next day" demekmiş. bizdeki pazar-ertesi efekti. bakınız yeni bir dünya keşfettik. adını morrow gezegeni koyuyorum.

sonracıma sonunda öğrendim ki mucize zayıflama diye bir şey yok. hiç bir hap basen yağlarına deva değil. boşuna sokağa para saçasın varsa o ayrı... az yiyeceksin, her şey bunda. sen götür homini löp börekleri, sonra ver 80 lirayı, elma kromlara, mucizevi cappage pow lahana hapına. Oldu mu? olmadı... Yine de Fox Mulder'ın dediği gibi "I want to believe!"

başka? ohooo yaşlandıkça insanları öğrendim mesela. I am just a soul whose intentions are good. türü arkadaşlar zor bulunuyor. Bazı ruhların kasti faulleri haddinden fazla oluyor. Yaniceksinizzz cayır cayır haberiniz yok!!! Güzel insan bulunca, bırakmak hiç olmuyor. Tutucan... Ne? tutu-can mı? Tutacaksıın...

evet, fast foodların hepsi zararlı, diyet kola zayıflatmıyor... çok takmamak lazım her şeyi, MFÖ haklı, 5 dakkada işler değişiveriyor. mutlu aşk da oluyor, pek ala... empati, sempati, tolerans varsa her iki tarafta da. mutlu olmaya bir sen, bir kitap, bir de çoklu koltuk da yetebiliyor, hep daha fazlasını istemek, sahp olmadıklarına haset etmek hasar veriyor. En çok şükretmek lazım. Kime, neye şükredeceğine sen karar ver. Ben çocukluktan kalma bir alışkanlıkla "Allahım" diyorum kendisine. Allahım, iyi ki doğdum da bu güzel günü yaşadım... Eblekçe biliyorum ama terapilerde sürüneceğine bi dene, çok işe yaradığını göereceksin. ben küçükken allahı eti puf sanırdım. pakette böyle gözü ağzı var ya çiziktirilmiş puf gövdesi üstüne. Ananem bana, eli ayağı yok ama gözü, ağzı var dediydi... Ondan dolaylı herhalde. Eti Puf'a avuç açar, ona dua ederdim. Oburluğum belliymiş o zamanlardan. Öğrendim ki Eti Puf diil Allahım, Ya Rabbim. Kızmamış bana herhalde bu yanlış anlamadan dolayı ki, ne güzel bir hayat verdi. (Şekil A: Şükretme yöntemleri)

neyse daha da çok şey öğrenirim herhalde, yaşadıkça. İnsanlar Yaşadıkça... bu arada filmin orijinali: from here to eternity, bunu yorumlayarak çeviren abinin ellerinden öperim. Ne güzel isim takmış filme. Anonim de olsa saygıyla anıyorum bu yaratıcı insanı. Belki rahmetli olmuştur çoktan. İnsanlar yaşadıkça, hatırlansın.

21 Ağustos 2009 Cuma

üçge'nin iç açılarının toplamı kaçtır? 3G Güzellemeleri Vol: 02

Sevgili günlük, bir 3Geveleme yazısıyla daha karşındayım. Yurdumun reklam bütçesinin %70'i şu anda ÇükG iletişimine ayrılmış, ben bir yazı daha yazmışım çok mu?

İmdi, Vodafone'un Ey özgürlük fonlu, celebrity kullanımına bir örnek teşkil eden Ali Sabancı'lı, Tugay Tüysüz'lü reklamına değinmek ister gönlüm. İlk reklamda yalnızca Hazerfan Havaalanı'na kadar gidebilen kreatif ekip, Tugay'lı reklamda amacına ulaşmış, İngiltere fezalarına uçmuş. Ben olsam, Miami'de yaşayan bir Türk'ün 3G deneyimini paylaşırdım. Şimdi oralarda havalar da güzel. South Beach'te geçen bir plan da sıkıştıverirdim araya, ekip çekerken ben şlop şlop yüzerdim valla. Neyse, celebrity abiler 3G'yi zaten biliyor. Biri ingiltere'de konuya hakim olmuş, diğeri desen enternasyonel bir girişimci. Abiler, bildiklerini bize anlatıyorlar... Vodofane şöyle deneyimli, böyle global... Tamam abi, herkes Londra'da cafelerde falan internette de... wireless diye de bi teknoloji var. (Bkz: wi-fi) yani, cep telefonu lazım gelmiyor esasen cafeden internete girmek için. Bir sen, bir ben, bir de lap top kafi. Yok, illa cepten bağlanacağız... 3G'den önce sokağa uzatma kablosu çekiyorduk lap top'lara çünkü...


Yarısı Fin Sonera'sı, TürkümDoğruyumCell ise şarkılı türkülü dünyasına tam gaz devam ediyor. İki takside bir abla kardeş, birinin manitasını çekiştiriyor. Ekran ikiye bölünmüş, sanki "adeta" yanyanalar! Uzakta olsalar bile kalpler birlikte.


3G şüphesiz ki, manyak bir hadise ama ihtiyacımız var mıydı, tartışırım. Yani web cam, skype falan filanla görüntülü konuşmayı bedavaya getirmiştik biz zaten. Di mi?
Bu benim itirazlarım, cep telefonu çıktığında "yahu evde var telefon işte, sokakta konuşmaya ne gerek var?" diyen emekli albay yorumlarına benziyor, gayet farkındayım. Yine de kendimi durduramıyorum, günlük. İnsanlar 30 yaşını geçince, bir anda teknoloji karşıtı mı oluyorlar bilemiyorum. 30'a kadar ne öğrendiysen öğrendin, ondan sonra gidiyor çağı yakalayan güleç insan, geliyor sana böyle ekşi suratlı, felaket tellalı kız kurusu. Şimdi twitter'a bile girdim, sırf teknolojilerden geri kalmayayım, iletişim ne yöne doğru ilerliyor takip edebileyim diye. Ve fakat saçma bi şey o da neticede yani. 140 karakterde, karakter analizi. (bi dakka, bu son cümleden şahane blog yazısı çıkar be... heba etmeyeyim ben bunu buralarda)
Bilemiyorum günlük, kafam karışık... Enformasyon bombardımanı altında eziliyorum. Ne yana dönsem üçG. Kitchenette'te kahveyi Turkcell 3G fincanında veriyorlar, anla artık o derece. Kurtuluş yok... Gözümüze gözümüze... Lö kitchenette, the house cafe, das 3G. Les miserables. oh yea!

13 Ağustos 2009 Perşembe

Ölüm allahın emri, Türk basını olmasaydı...

Kırlarda sakin bir gün. Sabah kahvemi içiyorum, kucağımda bilgisayar. O da ne? milliyet'in internet sitesinin kahvaltıya özel, ücretsiz ceset ikramı var. Belçika'da hapishanede ölen bir Türk vatandaşı... Kardeşi şüpheli ölüm nedeniyle morgda fotoğraflarını çekmiş, Milliyet de yememiş içmemiş yayınlamış. Ölü... ceset. beden. Ölmüş bir adamın yüzüne bakıyorum sabah kahvaltısında. Dişlerinin arasından sızan kana, morarmış dudaklarına. Gerçek... Makyaj değil, film hilesi değil. Beden, ceset, ölü... Bir zamanlar böyle görüntüler içeren sitelere girmek için, az sonra göreceklerinizin içeriğini anladığınıza ve görmeyi kabul ettiğinize dair bir kutuyu işaretlerdiniz. Şimdi, "Pat" diye evimizin içine dalıyor cesetler. 30 yaşındaki Mikail Tekin'in cansız yüzüne bakıyorum, kahvemi yudumlarken.

Böyle aymazca davranışları yüzünden Türk basının, hepimiz odunlaşıyoruz farkında olmadan. Artık, bıçakla, silahla "normal" bir şekilde işlenmiş cinayetlere aldırmıyoruz bile. Onlar günlük hayatın, sıradan vukuatları. Kafalar kesiliyor, insanlar eli ayağı bağlanıp canlı canlı yakılıyor, genital organlar paramparça ediliyor... Türk basını durmadan fotoğraf çekip yayınlıyor. Cinayetin anatomisini çıkarmıyor, alenen pornografisini yapıyor... Daha çok reyting, daha çok tık... Daha çok beden, daha çok kan. Hangi katil daha vahşice öldürdüyse, günün konusu o çünkü. Şiddet günlük hayatımızın bir parçası olmayı geçti, biz şiddetin günlük hayatının bir parçası haline geldik.

Orada biri öldü. O biri... Şu anda ekranlarınızda morarmış bir beden olarak duran biri, Mikail Tekin. O bir insan... Birilerinin oğlu, birilerinin kardeşi. Hunharca ölü bedeni üzerinden prim yapan, kafamızı şiddet olgusuna karşı iyice duvar gibi bir hale getiren yılmaz Türk Basını üyelerini iki dakika ne yaptıkları üzerinde düşünmeye davet ediyorum. Her gün, kan, vahşet, kopmuş beden parçaları geçit yapıyor önümüzden.
Zihniyetimiz körleşiyor, zihinlerimiz bulanıyor kana baktıkça. Her şey normal geliyor, her şey olası... Saygılar sana Türk basını.

Midesi kaldırabileceklere haberin linki:
http://www.milliyet.com.tr/Dunya/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetayArsiv&ArticleID=1127843&Kategori=dunya&b=Aci%20ve%20isyan&ver=81

2 Ağustos 2009 Pazar

Merak etmiyor musun? Aaa... ne ayıp.

Reklamcılıkta ilk yılımdı sanırım... 6 ya da 7. ayımdı. Neyse ne, ajansın cafe'sine, kantin diyecek ve seniorların bana kıçlarıyla gülmelerine neden olacak yaştaydım diyeyim, siz hesap edin artık. Benden başlık istenmişti, saatlerce heyecanla uğraşıp, didinip yazmıştım. Bir soru ekiyle bitiyordu başlık, şimdi hatırlamıyorum ama "sizin de bununuz olsun istemez misiniz?" tadında bir şeydi. O dönemin Manajans kreatif direktörü Esin Taşçı: "Tüketiciye asla soru sorma, istemem der, geçer." diyerek geri çevirmişti başlığı. Yaaa... Niye ki? olmuştum ama dönüp soru eki içermeyen başlıklar çalışmıştım tıpış tıpış. Son iki üç haftadır dört köşede merak etmiyor musun? sorusunu gördükçe kendisine bir kez daha hak verir buldum kendimi.

Önce tuhaf şekiller ve bu cüretkar(!) soruyla donattılar her yeri. İnat ettim adres gösterdikleri web sitesine girmedim. Sonra gördük ki, milli çılgınlığımız 3G çıktı bu merak hadisesinin ardından. (Bu arada Hido'lu, Nasuh'lu, 3 psikopat kızlı ve daha da beteri Issız Adam'lı Sarp Apak'lı o korkunç reklamları yapan Wieden + Kennedy Amsterdam, senin burdan kalıbına tükürüyorum!) Neyse bu, ayranı yok içmeye, 3G ile gider sıçmaya manyaklığına başka bir yazıda değineceğim.

Merak etmiyor musun? diye soruyor yüce Türkcell bana. Etmiyorum canım kardeşim, hadi yürü diyesim geliyor benim. Cepten hızlı internet... Ha? her dakika google aşkıyla mı yanıp tutuşuyorum ben? Yok valla... işte internetim var, çok şükür evde var. eh iki durak arası metroyla 10 dakka. Çişimi tutuyorum, merakımı mı tutamayacağım o kadarcık zamanda. Diyelim esti bana, o kısa yolculuk sırasında... Merak ettim, reklamcı olmasaydım şu alemde, atom fiziği üzerine yoğunlaşabilir miydim diye? ya da bir resim "paylaşmak" istedim caaanım dostlarımla... beklerim lan 10 dakka. Nedir bu "I want the world and I want it NOW" psikopatlığı. Mesela o vapurdaki arızalı genç iş adamı Cemal Hünel, martının hızına gıpta edeceğine bi' çay söyleyip, martının güzelliğine hayran olsa ya. Şöyle bir boğaza bakıp: "Koymuşum sunumuna da toplantısına da, şu güzelliğe bak be!" diyip hidayete erse. Bir dursa, bir soluklansa... İyot kokusunu çekse ciğerlerine.Merak etmese, hiç etmese... çünkü deniz ve martılar arasında geçirdiği o kısa an ona zaten evrendeki bütün soruların yanıtlarını verse, hayat daha güzel olmaz mı? 3G'ymiş, hadi ordan... 3D yaşasana hayatını 2D ekranlardan başını kaldırıp.



Merak etmiyorum Turkcell kardeşim. Hadi uza!


Not: Vodafone 3G reklamınına, "Ey özgürlük" parçanı paspas yapıp, satan Zülfü bey sana da iki çift lafım var ama hadi neyse!