30 Temmuz 2009 Perşembe

PTT, seni seviyorum!

Çocukken en bi sevdiğim espri, PTT'nin pijama, televizyon, terlik olarak açılmasıydı.
İlk duyduğumda dünyanın en yaratıcı buluşu zannetmiştim bu açılımı. Allahım, aydınlanmıştım adeta. Yeryüzünde bundan daha komik bi şey olamazdı! Sıklıkla yaptım o günden sonra. Sanki babammışım gibi: "PTT dünyada en sevdiğim şeydir" gibisinden ciddi beyanatlarda bulundum, 5-6 yaşlarındaki bi damlacık boyumla. Hatta gerçekten pijama ve terlik giymişliğim var televizyon izlemek için Ulan, çocuum... Delirtme adamı, daha çalışma hayatına atılmana 15-20 sene var, yaptığın en büyük aktivite patikleri giyip, karo taşlarının üzerinde buz patencilik oynamak, PTT senin neyine bu yaşta?

Sonra ergen olduk da, dünyayı keşfetme, yerinde duramama hali geldi üzerime. PTT'yi kim ne yapsın, o bardan bu konsere uçuşmak varken zaten?

Neyse, 32 yaşımın baharında PTT özlemi içinde yanışıyorum (buraya yanıp tutuşuyorum yazmak isterken böyle bi kelime çıkıverdi, sevdim, bırakıyorum.) Yanış yanış yanışıyorum hem de. vallahi sümerbank kapanmamış olsa, gidip bi çizgili pijama alıp, ayağıma o malum keçe baba terliklerinden geçirip televizyon izlemek arzusundayım. Önümde muhtelif meyve ve çerez kabukları öyle ruhumu arındırmak istiyorum ekran karşısında. Kafam yorgun, kolum yorgun, ayağım yorgun. Bildiğin yorgunum yani... Kimsenin de umrunda diil ha. Bir konkur bitiyor, öbür sunum hazırlığı başlıyor yaklaşık bir senedir. PTT istiyorum ben... Baba terliği, sümerbank pijama istiyorum.
Yataktan kalkıp, koltuğa yatmak, koltuğun minderini yatmaktan dümdüz etmek istiyorum. Döne döne... Serin serin... horlaya horlaya günlük uykuma koltukta devam ederken hayal ediyorum kendimi. Artık gözümde ne dünyayı dolaşmak kaldı, ne sinemaya gitmek, ne de kültürel aktivite yapmak. PTT! Peeeteeeteeeeeeeeeeeeee.... çok bekletme.


Üstün amacım, bu amca olmak

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Pardon ben sizi başkası zannettim/Hayal kırıklığı 101

Dersimize Karantinalı Despina'dan bir alıntı yaparak başlamak isterim: "Büyüdükçe yalnızlığı aydınlanıyor Muammer Bey. Olmayacak bir insanın, bir insanı anlaması."

Şimdi Attila İlhan'ın iki cümlede anlattığını ben iki paragrafta anlatabilmeyi deneyeceğim. Akademik Kukademik, psiko-analitik yollara yollara sapmadan basitçe şunu söylemek istiyorum: Biz aslında her şeyi zannediyoruz. Bir insanı iyi tanıdığımızı zannediyoruz. Bir diğerini sevdiğimizi zannediyoruz... Bazı insanlardan hoşlanmadığımızı zannediyoruz. Böyle sanarak geçiyor hayatımız. Sonra günün birinde, tanıdığımızı sandığımız insanın bir yabancı olduğunu fark ediveriyoruz. Ya da sevdiğimiz insanın aslında sevilecek pek de bir yanı olmadığına kanaat getiriyoruz. Daha fecisi, nefret ettiğimiz adam aslında pek de şekermiş! Aaa... Dağlara taşlara!

Neyse... Durumumuz acıklı. En insan sarrafı olduğunu düşünenler bile kör kuyularda merdivensiz kalıveriyorlar günün birinde. Mesela 20 yıllık kocasının 15 yıllık bir metresi olduğunu öğreniyor bir kadın... Bir diğeri en yakın arkadaşının bütün sırlarını herkese anlattığını fark ediyor... "Meğer benim eniştem itin tekiymiş" sonucuna varıyor bir insan bir gün eniştesinin ona buna asıldığını fark edip. Yani herkes bir anlığına da olsa aydınlanıveriyor. Göz açıp kapayana kadar süren bu andan sonra, sosyal güdüler devreye giriyor. Şimdi ne yapacağız? Ya hiçbir şey olmamış gibi önümüze bakacağız, ya yeni kararlar alacağız ya da... ya da?



İnsanlar, en karanlık yüzlerini hep sona sakladıklarından mıdır yoksa toplum olarak hep yen içinde kırık kalmış kollar olduğumuzdan mıdır bilinmez, teşhisi zor gerçek karakterlerin. Hepimizin göbeğinde bir alien, dışarı çıkmak için hazır bekliyor.
Atıl Kurt! misali, bir arkadaşımızın içinden suratımıza doğru fırlayacak ve kanımızı donduracak. İşte oracıkta yaşanacak bir şok etkisiyle Cüneyt Arkın'ın gözleri açılacak. Sonra, gördüklerinden sıtkı sıyrılıp "Allahım kör et beni... Aksın gözlerim aksın, bundan böyle kör baksıın!" makamından bir şarkı söylenecek.

10 Temmuz 2009 Cuma

hepimiz kardeşiz fırat budacı!


Uykusuz'da verip veriştiriyorsun, özel plajlara uyumlu, "ben buraya aitim" diyen ses tonlarına, bankacı/borsacı çiftlerin dargınlık, barışıklık hallerine, herkesin kendini üst-orta sosyal sınıfa ait olduğunu hangi duygu daralmalarıyla, jest ve mimiklerle göstermeye çalıştığına ha babam verip veriştiyorsun. Gıcık oluyorum sana Fırat Budacı! Okumadan edemesem de, Ev kapısından içeri adım atıldığında Diesel kot pantolanların yerini eskimiş eşorfman altlarına bıraktığını en az senin kadar iyi bilsem de gıcık oluyorum!

Hangimiz lüks bir restoranı rezervasyon yaptırmak için aradığımızda, Prens Charles ya da Prenses Caroline gibi konuşmadık Fırat Budacı? Sesimiz titremesin, çalıştığı restoranın sahibiymiş edalarında telefonu açan görevli bizi tırt bir kaybeden gibi görmesin, hesabı ödeyemeyecekmişiz sanki muamelesi yapmasın diye, hangimiz şöyle göğsümüzü bir kabartıp "iyi bir lokasyondan" masa istemedik? Hangimiz lüks bir giyim mağazasına elimizde başka bir lüks mağazanın poşetiyle girmekten gizli bir gurur yaşamadık? Tezgahtarlar alım gücümüz olduğunu bilsin, adam gibi muamele etsin kaygısını yaşamadık? Evet, sayın Budacı her hafta kendini ve bizi gözlemlerinle rezil ediyorsun. Sanki aşmış, dingin, kendiyle barışık bir üst-orta sınıf olmak mümkünmüş gibi. Anlıyorum tabii, futbolsever, maço ama "batılı" beyaz yakalı erkekler ve tepe home koltuksever, röfleli, iki-kadeh-içince-hop-serdar-ortaç'çı kadınlarız hepimiz. Kendimizi modern, açık fikirli, dünyayı takip eder göstermek için elimizden geleni ardımıza komadığımız, annemizin hazırladığı çeyiz dantelleri çekmecenin en ücra köşesine sakladığımız bir zamandayız. Biz çocuk, kariyer ve kaliteli yaşamın peşinden koşarken ayaklarımızda prada olsun istiyoruz... ama hepimizin ayağında aynı model prada'yla yürümek istiyoruz hayat yolunda. Yaratıcı değil tekdüzeyiz, orijinal değil taklitçiyiz... Yegane dileğimiz akşam eve geldiğimizde LCD televizyonlarımızdan Yaprak Dökümü izlemek.

Peki sormak isterim size sayın Budacı, siz gerçekten aştınız mı kendi kendinizi tenkid edecek kadar yoksa tırışkadan aşmış ayaklarında mısınız? Bu kadar eğitimli bir erkek olmanıza rağmen, kıskançlık ve sahiplenme duygularınızdan arındınız mı, yoksa gecenin üçünde kız arkadaşınızın cep telefonuna br mesaj gelirse kılanmaktan geri duramıyor musunuz? Ne doğulu ne batılı, arada kalmış Türk erkeği damarınız tutuyor mu anneniz size perde astırdığı zaman, yoksa çenenizin altına elinizi koyup derin sosyo-analizler mi çıkartıyorsunuz bir futbol maçından, "Goooool! Hassittir Goool!" diye bağırmak yerine? Avrupa Yakası seyrediyor musunuz işten dönünce? En çok Burhana gülüp, sevgilinizi "bebişşşim" diye güldürmeye çalışıyor musunuz?

Hepimiz kardeşiz Fırat Budacı...Deşme arada kalmışlıklarımızı, samimiyetsizliklerimizi, zaaflarımızı. Toplum olarak sinirimizi bozuyorsun, bozma arkamızda 10 milyon beyaz Türk var bizim. Bırak böyle huzurla yaşayalım. Git, sen de yaşa!

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Pseudo Friends/ Yalan Dünya

Pseudo Friends tanımının hastasıyım. Bu kadar güzel söylenemezdi günümüz modern arkadaşlıkları hakkında. Vikipedi Pseudo için şöyle bir tanım kullanmış, aynen çalıyorum:

Belli bir özelliği taşıyan ama aslında o özelliği özünde içermeyen, ona sahip olmayan bir tür taklit biçim ya da canlı türünü anlatan ön ek.

Tabii bu ön ekin kıçına "arkadaş" kelimesini takınca, yalandan yaren gibi bir duruma tekabül ediyor. Bana göre ise en iyi tanım şudur: Kıçın başın sıkıştığında, iki kuruş borç isteyemeceğin insandır pseudo-arkadaş.

Kim ki bunlar? En güzellerini facebook'unuzda bulabilirsiniz. Eski ilkokul arkadaşlarınız, zamanında birlikte çalıştığınız ama görüşmediğiniz eski iş arkadaşlarınız vs. Ya da yüzyüze iletişim sürecinde karşılaşacağınız en tipik örnekler, iş arkadaşlarınız... Günün 8-12 arasında değişen saatini beraber harcadığınız, öğlen yemeklerini yediğiniz ancak aslında birbirinizi zerre kadar siklemediğiniz gerçeğinizin her fırsatta yüzünüze çarptığı canlı türleri. Pek çoğuyla herhangi bir bağınız yoktur, olmaması normaldir de. Nihayetinde aynı çatı altında durmayı siz seçmemişsinizdir. Öylesine toplama bi kalabalıksınız. Birinin bilgisayarından etnik müzik yükselirken, arkada bir yerlerden ne bileyim Nil çalar... Bir iki rahatsız olmayı çok seviyorumcu tip sayesinde tercihler, seçenekler, saygı sınırları içinde kulaklıklara mahkum olurlar böyle ortamlarda.
Arkadaşlık, dostluk zaten öyle hopp! diye oluşacak şeyler değil. "İlk görüşte dostluk" diye bir şey yok literatürde. Zaman içinde, tanışarak, tanıyarak, severek, güvenerek oluşan bir ilişki formu kendisi... Hele yaşınız ilerledikçe eleye eleye, iyice azalıyor etrafınızda olmasından mutluluk duyduğunuz insanlar. Bence sorun yok, pseudo-arkadaşlarımı da seviyorum ben. Normal şeyler bunlar... Ancak, durumun bu olduğunu kabul edip yaşamak lazım. Yarın öbür gün istifa ettiğinizde, bir iki insan dışında pek kimseyi aramak ve sormak istemeyeceğiniz gerçeğini iyi bilmek, onların da sizi arayıp sormayacak olmasından beis duymamanız gerek. Kendinizi yedibin pseudo arkadaşla donatacağınıza yedi iyi samurayınızın olmasının daha iyi bir şey olduğunu da bilip, öyle yaşamak gerek.

Ben kimsenin pseudo-arkadaşı olmaktan gocunmuyorum şahsen. Kimse de benim pseudo arkadaşım olmaktan gocunmasın. Sakin sakin yaşayalım. Dünya olarak son geldiğimiz durum budur... Bunu böyle kabullenelim. "Atos, Portos, Aramis ve D'Artagnan olmak zorunda değiliz, kimse kimsenin kıçını kollamak zorunda değil, arada hoşça vakit geçirelim yeter." diyelim. Sonra bağlar bi şekilde kopunca yürüyelim gidelim sevgili arkadaşlarım. Ayrımcılık yapmayalım, "Pis Pseudo!" şeklinde kalp kırmayalım. Pseudo da olsa arkadaş sonuçta.

İzlemekte çok geç kalınmış filmler



Hani olur ya, bazen herkesin çok sevdiği ve konuştuğu bir filmi siz hala izlememiş olursunuz. Ya bi soğuk hissedersiniz kendinizi o filme karşı ya da bir türlü fırsatınız olmaz... İzlemez, izleyemezsiniz. Ortamlarda, o meşhum filmin konusu açıldıkça, gülümseyip, başınızı sallar, sanki her bir espriyi anlarmış gibi yaparsınız.. Oysa o sırada aklınızdan tek geçen şey kafanızın içinden çıkan "Tınn" sesinin atmosfere yayılmamasıdır.

Sonra bi' gün, karşınıza fırsat çıkar izleyiverirsiniz. İzledikten sonra da o filmi seyretmiş olmanın verdiği iç huzuruyla, maymun gibi her ortamda o filmden bahseder ve alıntı üstüne alıntı patlatıp, espri üstüne espri yaparsınız...

Bakınız The Big Lebowski. Evet itiraf ediyorum, The big lebowski'yi izlemekte çok ama çok geç kaldım. Hatta filmle, onu kült filmim sayacak yaşı geçmiş olduğumda tanıştım. Yine de çok sevdim. Bir ay boyunca "You are entering a world of pain... A world of pain!" dedim. Geç olsun, güç olmasın der, buradan süper ötesi erkek arkadaşıma hayatıma bir güzellik daha kattığı için teşekkürü bir borç bilirim.

Yine aynı süper ötesi insan sayesinde, dün akşam Almost Famous filmini izleme şerefine nail oldum. Pek bi bayıldım... Hele hele Russel rolündeki Billy Crudup beni benden aldı. My Name is Earl abimizi, 70'lerin rock grubunun lead singer'ı olarak görmek ayrıca bir hoşuma gitti... Kate Hudson ve True blood'ın Sookie'si, Anna Paquin ise bir groupie (aman pardon Band Aid) rolünde karşımızda salınmaktaydı. Yine ince sesli, yine hafif mıymıntı ve ot çekmiş bir hali vardı. Zamanında göremediyseniz, kaçırdıysanız mutlaka seyredin diyorum. Artık Almost Famous'u da gördüm... Darısı Fargo'ya! (evet, evet çok utanıyorum)

7 Temmuz 2009 Salı

Blog! diye bir ses çıktı kafamdan

Yaklaşık bir yıldan beri açık olan bu blog hesabına bi şeyler yazmak isteğiyle aylarca dolup taştım. Ama bir türlü yapamadım sayın okur... Neden mi? cnbc-e dizileri senin, pet society benim vaktimi çarçur ettim yıllar boyu da ondan. İzleyerek ve oynayarak yaşlandım... Ben de burada sizler ile izlediklerimi, oynadıklarımı paylaşarak en azından gözlemci kişiliğimi sergileyeyim diyorum.


Bu arada bu pet society feci bir hastalık. Her ne kadar Facebook arkadaşlarımın pek çoğunun yaşları 7 ila 9 arası değişen veletleriyle de oynuyor olsam da zerre kadar utanmıyorum. Hayvanım Hermione (eskiden adı Rinky'di ama yaklaşan Hary Potter filminden bi heyecan yapıp mahkeme kararıyla değiştirdim) her gün dostlarını ziyaret ettikçe paracıklar topluyor, ona lottery'den 1000 coin çıksın diye dua ediyor ve arkadaş sayısını artırdıkça, hem daha çok para kazanıyor hem de akıllı programcılar sayesinde oyunda bana epeyce vakit harcatıyor. tabii yine aynı cin programcılar her hafta oyuna yepyeni ve sahip olmak için ölünesi yeni eşyalar, kıyafetler ve yiyecekler tasarlayıp koyuyor...ve ben oynamaktan çılgınca bir haz almaya devam ediyorum sanal hayvanımı. Ben ölsem Hermione yaşayacak yani... ne sapkın bi düşünce.

Korkuyorum... Hem Hermione'den, hem kendimden!