28 Aralık 2009 Pazartesi

Öküzlük üzerine derin düşünceler.

Uzun zamandır bu konu üzerine yazmaya niyetliydim, bugün aldığım bir darbe vesile oldu. İstanbul'da yaşamanın zorluklarından dolayı her gün ruhumuz örselenirken, bedenimizin hasarsız çıkması düşünülemez tabii. Sağlı sollu yiyoruz omuzları, itişiyoruz kuyruklarda, her gün ezilme tehlikesi geçiriyoruz, hem de yeşil ışıklarda.

Bu sabah, öyle bir omuz yedim ki öküzün birinden, topaç gibi döndüm olduğum yerde. Arkama baktığımda, özür dilemeye yeltenmek bir yana bana kötü kötü bakan bir çift gözle karşılaştım. Üstelik yanında bir kadınla...

Ben mi yanlış hatırlıyorum, yoksa eskiden insanlar çarpıştığında, suç kimde olursa olsun her iki taraf da bir özür dilerdi diğerinden. Adam bakıyor yahu... Pozitif ayrımcılıksa, pozitif ayrımcılık! Kadına çarpınca bi de üstüne dönüp yan yan bakmazsın küçük öküz. Afedersiniz... dersin, yürür gidersin.

Şimdi, civciv yumurtadan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş damgası yiyeceğim ama toplum olarak kabalık seviyemiz, 100 üzerinden 110 civarında. Her gün sokakta birbirimize yaptığımız çirkin muamelenin haddi hesabı yok. İnsan böyle yaşamaya alışıyor alışmasına da, sonra farklı bir ülkede gördüğü farklı bir yaşam tarzı, birazcık gözlerini açılmasına neden oluyor. New York-ki insanlarının kabalığıyla meşhur, inanın leydilik okulu gibi bir yer İstanbul'la kıyasladığında. Herkes kibar. Ama erkekler kadınlara karşı daha bir kibar... En azından bir excuse me, are you ok? diyor çarptığında. Özür dileyip geçmiyor, bir de iyi olup olmadığını soruyor. Oysa ki bugün ben yaklaşık 6 saattir, çirkin bir omuz ağrısı içindeyim. Üstelik bir de kötü kötü bakışlarla desteklenmiş bir darbe.

Yalnız bugün değil, her gün... Adam bilmiyor ki, bir kadını itip metroya binmemelisin. Ya da yolda yürürken, kaldırım darlaştığında, şöyle bir buyrun diyesin.

Sıraselviler'de, sabah kaldırıma park etmiş arabalar nedeniyle, geçiş alanları pek dardır. Önce karşıdan gelenler geçer, sonra biri sana yol verirse, sen yoluna devam edersin. O arabanın arasından geçebilmek için dakikalarca beklediğimi bilirim. Karşıda durduğumu görüyorlar ama en acelesi olan onlar... En sonunda, bağırdım da, biri lütfedip durdu.
Kimse Türklerin düşünceli, sıcakkanlı falan olduğunu söylemesin. Kabayız biz... Kendimizden başkasını düşünmüyoruz. Sözün özü, öküzüz milletçene. Kibar mısın, ibnesin zaten... Özür mü diliyorsun? Kılıbıksın, totoşsun... Yol mu veriyorsun? Salaksın, vermeseydin!

17 Aralık 2009 Perşembe

Hamlet, bize iki omlet.



Şimdi, size entellektüel bir Hamlet eleştirisi yazacağım... demeyi çok isterdim fakat son derece sığ bir insanım ne yazık ki. Bu yazı, "Ben, Jude Law gördüm" yazısı.

Üç hafta önce, manevi hemşirem Eylem hanımefendilerle birlikte New York yollarına düştük. Gezimizin en önemli ayaklarından birini Jude Law'un başrolünde oynadığı Hamlet oluşturuyordu. Kaan'a biletleri bir ay öncesinden aldırdık... Heyecan dorukta, "Oyun çok uzun, üç saat." diyorlar, "Ay olsun, ne güsel, üç saat Jude Law bakcez" diyorum. Bir Jude, bir ben, bir de to be or not to be...

Neyse, biz bir heyecan gittik oyunun kapısına. Ama bir jet lag bende, öyle böyle değil. Jet çarpmış gibiyim... Yine de çok azimliyim. Girdik oturduk yerlerimize, sahneye de yakınmışız, pek sevinç.

Işıklar söndü, sahnede bir tek spot yandı. Jude şöyle yandan çarklı bi poz verdi üç saniye, sahne karardı. Bi nevi canlı afişlik yaptı yani... Olsun dedik, oyuna derin anlam kattı bu pozu.

Neyse efendim, sonra oyun başladı... Önce heyecanlıyız, koskocca Jude Law karşımızda arz-ı endam ediyor. İngiliz aksanıyla, Hamlet'ten mısralar döktürüyor. E çocuk oynuyor yani... Ve fakat bi sorun var. Jude Law oynuyor da, annesini, amcasını, babasının hayaletini oynayan aktörler bi oynayamıyor. Sanki sokaktan toplamışlar bunları. Sonra bi Ophelia çıktı, evlere şenlik. Bütün bütçeyi Jude Law'a verip, diğerler oyuncularda ucuza mı kaçmışlar, aaa... ne oluyor? falan derken, bizim jet lag kendini göz yaşarması, esneme olarak göstermeye başladı. Oyuna bakayım diyorum, Jude diyorum, Law diyorum olmuyor... Kapandı gözler. Tam 20 dakikası kayıp oyunun, öyle horul horul, adamın karşısında uyudum. Gözümü açtım, Hamlet'in elinde kafatası... Ay! dedim başlayacak tirada, uyuma, uyuma, sakın uyuma... Böyle kendimi dürte dürte 3 saat geçti. Salon karanlık, salon sıcak... göz kapaklarım kapandı kapanacak.

Fakat aralık göz kapaklarımdan görebildiğim kadarıyla, Jude epey bir efor sarfetmiş rolü için. Yine de, dudak uçuklatır cinsten bir oyunculuk sergilemedi.
Kendisi gerçekten çok taş bir insan, hiç film hilesi falan yok. Ama azcık boydan kısa. Ufak tefek bir abimiz. Oyundan çıktığınızda öyle hayatınız boyunca hatırlayacağınız bir Hamlet olmadığını fark ediyorsunuz. Yönetmen de fark etmiş ki, celebrity kullanımı yoluna gitmiş. Eylem'in konuya ilişkin yorumu: "Jude Law gözümden düştü" oldu ama bu yorum muhtemelen, adamın oyunculuğundan değil, kendisini yakından görmüş olmamızdan kaynaklanıyor. Yani böyle gözünde büyüttüğün bir dünya starıyla 3 saat geçirince, onun da sen ben gibi bir insan evladı olduğu gerçeğine ayılıyor bünye. Hatta benden söylemesi, tepesi biraz açılmaya başlamış bile.

24 Kasım 2009 Salı

e ama hani solcuyduk biz öğretmenim?

Ezelden beri ailecek CHP'liyiz. CHP'li olmak süpermen olmakla aynı şeydi çocuk kafamda. Haksızlığa ve adaletsizliğe karşı mücadele etmek, herkese eşit şans, eşit eğitim verilebilmesiydi. Annemlerin anlattığı kadarıyla, CHP sol demekti. O zamanlar sağ, sol kafam basmazdı ama anladığım kadarıyla sol güzel bir istikametti. CHP'nin başında bir fizikçi naifliğiyle oturan Erdal İnönü, ekrandan bana Ghandi Ghandi gülümserdi. CHP başımızda olacaktı, herkes mutlu yaşayacaktı. Devletten çalıp çırpılmayacak, Türkeş'in "ne mozaiği ulan, mermer, mermer" lafına dil çıkarılacaktı. Güzel ülkemde, Türk, kürt, çerkez, laz, ermeni hep birlikte el ele mutlu mesut yaşanacaktı. Ghandi İnönü, ülkeyi çiçek gibi yapacaktı, İzmir'in dağlarında yine çiçekler açacaktı. Özal da bir gitse, allah bizi kim tutardı. Annem, dershaneye gidecek parası olmayan çocuklar da üniversiteye gidebilsinler diye okuldan sonra etüdler düzenler, arkadaşlarıyla birlkte kendini paralardı. Onlar belki de cumhuriyetin son idealist kuşağıydı.


Biraz daha büyüdüm, köy enstütüsü kavramı bir ütopya olarak canlandı kafamda. Köy çocuklarının bahçesinde sebze yetiştirip, pazarda satarak el birliğiyle okullarını yoktan var ettikleri, dönemin en iyi edebiyatçılarının, bilim adamlarının gönüllü olarak memleketin en ücra köşelerine giderek öğretmenlik yaptıkları pırıl pırıl bir ütopya. CHP umduğu oyu alamayınca, eleştriler de eklenince, bu muazzam sistemin kapılarına kilitler vuruvermişti.. Emin Hocamın mezun olduğu köy enstütüleri... Siz onu bir kelime bir işlem programından tanırsınız. Yarışmacıların buldukları kelimeleri geçerli veya geçersiz sayan insandı kendisi. "Boş çuval, dik durmaz." diyen hocam.

Şimdi, geçtim eğitimden, insanlıktan bi haber yetişen milyonlarca ergenin doldurduğu Türkiyemde, sol sağ olmuş vaziyette. Hakkı, eşitliği, adaletin sözcülüğünü basbayağı bir sağcı parti eline aldı. AKePe yahu, bir yandan gemiciğin önünü açarken bir yandan da demokrasinin önünü açıyor-muş gbi yapıyor. Şaka gibi değil mi, siz söyleyin bana? Adamlar solun bütün kavramlarını sahplendiler bir anda. Ya bizimkiler? Bizimkiler de dediler ki eh madem tutuculuk, faşizanlık kaldı boşta, bari biz alalım onu da...

Solum acıyor, Baykal- Öymen her ağzını açtığında. Solcudan faşist olur mu? Nasyonel sosyalist bu mu demek yoksa? Eşitlik ama sadece belli bir etnik gruba... Özgürlük ama sadece bize.

Herkesten özür dilemeliler... Benden, annemden, babamdan, CHP'li gelmiş, CHP'li gitmiş atalarımdan ama en çok da bu resimdeki çocuklardan özür dilemeliler. Bir de onların öğretmenlerinden. En güzel yıllarını, görülecek güzel günler adına, sobasız okullarda geçiren o güzel öğretmenlerden... Hepsinin ellerinden öpüyorum. Hepsinin Öğretmenler Günü kutlu olsun. Senin de Baykal, alacağın olsun...

3 Kasım 2009 Salı

Domuz gibiyiz

Efendim, malum salgından dolayı ajansımızda çeşitli tedbirler alınmış bulunuyor. Bundan böyle ajans bir Grey's anatomy seti şeklinde yaşayacak ve çalışacak. Maskeler takılacak, masalar her gün özel dezenfektanlarla temizlenecek, tuvaletlere konan el dezenfektanları bolcana sürülecek. Böylelikle işgücü kaybı yaşanmayacak. Hali hazırda 3 kişi evinde dinlenme sürecinde, 1 arkadaşımız da domuz gribi ihtimaline karşılık hastanade müşahade altında.. Hepsine acil şifalar diler, bu gribin yalnızca ve yalnızca işten yırttıkları bir kaç gün olarak hatıralarında kalmasını dileriz.
Buyrun gündemimizin son maddesi:

Share photos on twitter with Twitpic

2 Kasım 2009 Pazartesi

Koyuyorum Bloguma, Açıyorum Oylamaya.



Evet, işte kâh Paris, kâh Dubai'de sürtmeme neden olan film budur. Dürüst yorumlarınızı beklerim. Ama ağlatmayın...

1 Kasım 2009 Pazar

Aç bir insanın güncesi

Sevgili günlük, hanidir yazamadım, açlığıma ver. Belli bir konuda konsantrasyon sağlamak epey zordu son iki haftadır. Her şey, masum bir gıda intoleransı testiyle başladı. Fakat bir, hani ikidir diye beklediğim sonuçlar, benim neredeyse dünya atmosferinde yetişen hemen hemen hiç bir gıdayı yememem gerektiğini gösteriyordu. Şüpheler uzaylı olabileceğim yönünde yoğunlaşırken, bu durumu bir diyetisyenle görüşmeye karar verdim. York Test'in çalıştığı Seçil Hanım, elinde test sonuçlarım, yüzüme acıyarak baktı. Buğday, gluten, inek sütü ve yumurtayla başlayıp, mısır ve kajuya uzanan bu listedeki gıdalar olmadan üç hafta geçirmem gerektiğini, maya ve glutene olan hassasiyetin-detaylara girmeyeyim- bağırsaklarımda oluşan bir problem nedeniyle oluştuğunu ve bu problemi gidermek için detox yapılması gerektiğini söyledi. Sonra oturup, 6 öğünlük besin listemi hazırladı. Listeyi elime aldığımda, hayır ağlamıyordum, gözüme soğan kaçmıştı... Yine de "Dayanabilecek misin?" sorusuna, kahramanca başımı salladım. Üç hafta neydi ki, göz açıp kapayancaya kadar geçerdi.

ilk gün büyük bir hevesle, bir bardak soya sütü, iki ceviz ve üç kuru kayısıdan oluşan kahvaltımı yaptıktan sonra, neşe içinde ajansa gittim. Yarım saat sonra, pek tabii ki açtım. Biraz dişimi sıkıp, saat 10:30'da ara öğünüm olan yabanmersini kurularıyla flörtleştim... Öğle yemeğim olan zeytinyağlı tabağı ve Allahın bana bir lütfu olan dört kaşık pilavımı yedim... Ve fakat açtım. akşam üstü iki meyve yedim. Ve akşam bir tabak barbunyamı ekmeksiz götürürken açtım.

Birinci haftanın sonuda, hiç ekmek, peynir, tavuk, köfte ve hatta tatlı yemeden yaşamayı başarmış olmama şaşkın bir haldeyken, bir cumartesi sabahı sinir bozukluğum başıma vurdu ve sokaktaki inşaat, suların kesik olması ve evde pirinç kalmamış olması nedenlerinden dolayı hüngür hüngür ağladım.

Neyse, açlık kendi kendime bir takım hileler geliştirmeme neden oldu. Mesala yemeği tatlı çatalıyla yerseniz, normalde yediğiniz lokma sayısı iki katına çıktığından çok yemek yemiş gibi oluyorsunuz. Düşünün, çorbayı çay kaşığıyla falan içmeye kalksanız, aralıksız bir saate yakın bir süre boyunca çorba içiyorsunuz. Ne biçim doyar insan.

Bir dilim kızarmış ekmek ve sahanda yumurtanın ne büyük nimet olduğunu keşetmeme neden olan bu açlık sürecimde son tura girmiş bulunuyorum. Bir kez pilavı fazla kaçırdım, bir akşam da 2 tek alkol aldım. Bunun dışında, süperim. Hatta evde yemek pişirmeme neden olan bu sürecin beni adam ettiğini söyleyebilirim. Artık tv karşısında yemek yemek yerine, sofra kurmaya bile başladım. İki saat uğraşmışım, kimse kusura bakmasın ghost whisperer seyrederken homini gırtlak götüremem.
Hatta bugün, fırında somon bile yaptım. Yapmakla kalmayıp üzerini dereotuyla süsledim. Tv'yi kapatıp, müzik açıp, öyle yedim. Hayretler içerisindeyim... Ne diyeyim, allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin.

19 Ekim 2009 Pazartesi

iki haftada devr-i alem

Hellooov dear günlük, hanidir sana yazamadım. İş güç vesilesi ile valizim tırtır elimde, mütemadiyen yollardaydım. Bayramda gidilen anavatan İzmir'den döndükten hemen üç-beş gün sonra, Paris'e gittim efem... ilk defa gitmiş olmakla birlikte, bundan 5-6 yıl öncesine kadar kanımda kaynayan, "Alleeeaaaam, allaaaam..." duygusunu eksik yaşadığımı itiraf etmeliyim. 20 yaşında Budapeşte'ye gösterdiğim heyecanı, Paris'e gösteremedim ne yazık ki... Oysa ki Paris böylesine bir dellenmeyi dibine kadar hak etmişti. Hayatımda ilk okuduğum romanın Sefiller olmasından dolayı, Paris benim gözümde büyük bir kanalizasyon sistemi ve Bastille hapisanesidir. Yine de modanın ve parfümün anavatanı bu kentte dolaşırken, her köşeden fırlayan sanat eserleri karşısında heyecan yaşamamak elde değil. Notre Dame kilisesinin önünden geçerken az bir kıpırdanmadı değil içimdeki görmemiş. Her ziyaretçisi gibi Louvre'un ne muazzam olduğuna şaşırdım ben de. Ama o "Allaem" duygusunun eksikliği bir miktar burktu içimi. İnsan niye giderek daha az heyecanlanır, tanıdık olmayan şeyler karşında?

Parislilerin kabalığı, bilindiği gibi tescilli. İşin o kısmıda, köpekleri itişti diye birbirini yolan iki yaşlı hanımefendi, burnu büyük ipnoş tezgahtar ve huysuz garson abi var. Bunun dışında o kadar da kötü değiller. Eyfel kısmında ise, azamet karşısında soluksuz kaldığımı hissettim... "olsunlar ya" dedim "küstah olsunlar, heriflerin Eyfel'i var" Neyse efendim yenildi içildi, zorlu toplantılara girildi ve dönüldü.

bir hafta sonra ise çekim için Dubai semalarına uçuldu. Dubai denen memleket maslak irisi, yeni bir şehir. O denli yeni ki hala yapımı sürüyor. Arapların yağı bol bulduğunda ne yaptığının en güzel örneği olan bu kentte nefes almak mümkün değil. Sıcak... çok sıcak. daha da sıcak olacak şarkısını manifesto olarak bellemiş bu din kardeşi şehrimizde, en büyük aktivite, dünyanın e büyük binası manzaralı, dünyanın en büyük alışveriş merkezinde turlamak. Ayşe Arman ablam gibi bolca paran varsa bir kaç ay gider, sonrası sultan olsan çekilmez. Ama Dubai bir Humussever cenneti... humus diyorum. Klimalı ortamda yenen her yemeğin, dışarı çıktığınızda nefes darlığı yaratacağını hatırlatıyorum ve bu iki haftada gördüğüm, iki uzun binanın fotğraflarını ekleyip kaçıyorum.




Aha da iki uzun.

5 Ekim 2009 Pazartesi

tersten de, düzden de ABBA

Saat 00:37. Komşularımdan biri mahalleyi ABBA Greatest Hits'le şenlendirmeye karar verdi. "Ohh... Keyifler yerinde" dedim önce. Sonra gözümün önünde, avazı kadar Dancing Queen söyleyen, elinde içki bardağı rimelleri akmış bir kadın portresi canlandı. Evet, yani olabilir de. Abba bir neşe kaynağı olduğu kadar, bir Gloria Gaynor etkisi de yapar bu türün dişilerinde.

Bundan yıllar yıllar önce Muriel's Wedding diye bir Avustralya filmi izlemiştim. Kilolu, yalnız Muriel müthiş yeteniğiyle Toni Collette'in bedeninde hayat bulmuştu. Kimseye yaranamayan, dünya iyisi ama vasatın altında görünümüyle bir türlü koca bulamayacak gözüyle acınan Muriel'in kendini ABBA'ya verişinin öyküsüydü. Muriel rüyalar aleminde, en arzu edilen, en güzel, en alımlı kadının kendisi olduğunu düşünür, bir ABBA şarkısı eşliğinde evlenirdi... Sonra, plak başa dönerdi.

Muriel, Avustralya adına olimpiyatlara katılması gereken taaaşş da ne kelime adonis bir yüzücüyle kağıtüstü bir evlilik yapana kadar ABBA dinledi. Sonrası spoilere girer, anlatmayacağım ama hayatımda izledeğim en güzel filmlerden biriydi...



Neyse tek şarkının iki farklı etki yapabilecek olmasını şöyle bir inceleyelim.
Olasılık 1- Sevgilinizle bardasınız. Hafif de sarhoşsunuz. ABBA başlıyor, remixlerden. Sevgilinize dönerek şarkıya eşlik etmeye başlıyorsunuz: "Don't go wasting your emotion, lay all your love on meee!" avazınız çıktığı kadar. Makara kukara...

Olasılık 2- Evde yalnızsınız. Platonik olarak hoşlandığınız bir çocuğu barda, başka bir kıza bademcik ameliyatı yaparken izleyeli on dakika geçmiş. Eve gelip, avazınız çıktığı kadar eşlik ediyorsunuz şarkıya, ağlaya ağlaya. "Don't go wasting your emotion... Lay all your love on meeee!" Ah bir de duyan olsa sizi...

Aynı deneyi, chiquitita ve take a chance on me ile de yapabilirsiniz. Çalıştığını göreceksiniz. Bir tek sosyal içerikli bir şarkı olan Fernando'da hiç biri işlemez bu ihtimallerin.

Görüldüğü gibi sevgili günlük, gülerken de ABBA, ağlarken de ABBA. Bu arada komşum da,sıkılıp yattı galiba.

23 Eylül 2009 Çarşamba

Melodram Kuşağı

Siz hiç "benim annem, güzel annem..." şarkısında ağladınız mı? Ben, bu uyuz şarkıyı duyduğumda gözyaşlarım titremeye başlar gözpınarlarımda. Sebebi ise 80'lere ait bir Türk dizisidir. Çok net hatırlamamakla birlikte, kanser olan bir kadının, ölmeden önce iki çocuğuna bir yuva arayışının hikayesiydi. Tıpkı, ip atlayan sarışın kızın " Biir, ki işte Freddy geldi, üç döört kapıyı ööört..." şeklinde söylediği deli şarkısının yarattığı efekti yaratan bir kız çocuğu en içli sesiyle, bu şarkıyı söylerdi filmin jeneriğinde. "Benim anneeem, güzel anneeem, beni al kollarına. Kucağında okşa beeeni, ninniler söyle bana..." Tabii, ben o küçücük yaşımda hüngür şangır. Kendi annemi düşünüyorum falan, gece yatınca dualar ediyorum annem ölmesin diye. Böylece, son derece masum bir çocuk şarkısı, zihnimde annenin genç yaşta ölümü, çocukların yetim kalması gibi kavramları temsil etmeye başlıyor. Buyrun, doğuştan arabesk...

Bakınız ekşi sözlükte biri hislerime tercüman olmuş:
bu şarkı ile ilgili tuhaf bir şey var. artik küçükken bir filmde mi kullanilmşti, yoksa bununla ilgili toplumsal bir infial mi yasanmişti bilemiyorum ama şimdilerinde 20lerini aşmiş kim bu sarkiyi hatirlasa hemen gözler doluyo, bogaza bir yumru oturuyor, insanin içi bir tuhaf oluyor. hanişarkının içinde oyle çok acikli bir durumda yok, nedir benim annem canim annem beni al kollarina, kucaginda ninni soyle filan falan. gayet huşu ve huzur hisleri agir basan teskin edici bir parça. sinsi şarkı nasil yapiyorsa ilk notada allah dedirtip, insana kroşe indiriyor.
nasil bir rahme dönme isteğidir, nasil bir hayattan, bireysellikten vazgecme ozlemidir ki insani boyle annesinin etegine yapişma isteği ile dolduruyor, anlamak mümkün değil. allahim sadece şarkıdan bahsederken bile 2 kilo göz yaşı döktüm, tansiyonum düştü, gözlerim karardi.......



Gördüğünüz gibi, 80'ler gavur illerde videodrom kuşağı iken bize melodrom kuşağı olmak düştü. Kemalettin Tuğcu romanlarındaki, zavallı yavrucak, ağlayan kemancı, küçük yetim hikayelerini okuya okuya gözyaşlarımız sel oldu aktı. Böğürerek ağladık kitap sayfalarının üzerine, gözyaşlarımızla mürekkeplerini bozduk. Gerçi bizden sonraki kuşaklarda hiç bir zaman olmayan "vicdan" duygusu da bu melodramlar sayesinde gelişti gönlümüzde. Zayıfa, ezilene, haksızlığa uğrayana karşı bir empati, bir yandaşlık mekanizması geliştirdik. İnsanları yamalı pantolonlarına, delik potinlerine göre değil, altın gibi kalplerine göre değerlendirmeyi öğrendik. Şekilcilikten kurtulduk vesselam bu melodramlar sayesinde. Bakınız bataklık gülü falan isimlerle, bu bataklıklarda iyi, masum, saf, temiz kadınların varlığından haberdar olduk. Onlar için ağladık da, ağladık.
Hiç unutmam, Erman diye bir karakteri vardı Kemalettin Abi'nin, bu gururlu Türk çocuğu, Frankofon ve özenti zengin amcasının ve yengesinin yanında ezilerek büyüyordu. Çirkef ve sataşkan kuzenleriyle birlikte bir nevi erkek Jane Eyre idi, Erman. Bahçevan Mustafa Efendi evdeki tek dostuydu. Birlikte ebegümeci falan toplarlardı dağlardan.
Bir gün, bu hain kuzenler Erman'ın yüzüne yüzüne kendisini Fransızca çekiştiriyorlardı, nasıl olsa anlameyecek diye. Erman da devlet lisesinde öğrendiği akıcı fransızcasıyla dönüp, bir takıyordu bunlara. ÇAAT diye... İçimin yağları erimişti vallahi. İsterim ki böyle zengin, bici bici, bling bling çocuklara Ermanlar, devlet lisesinde öğrendikleri fransızcalarıyla koysun. Ama gerçek hayat pek de öyle değil maaleef. Yine de yüreğimiz Ermanlardan yana.

Başka bir melodram, başka bir şarkı. Bakınız Sadri Alışık ve Ben seni unutmak için sevmedim. Karısı terk edince Sadri'yi içli içli bu şarkıyı söylemişti, filmin sonunda da ölmüştü zira. Zaten Sadri Alışık'ı ne zaman gözyaşları içinde görsem, duramam ben de ağlarım hüngür hüngür. Bir de Münir Özkul'u. O patronun masasına elini vurarak, hiç düşünme bu paraları mezara götürebilecek misin diye? şeklinde isyan ederken, o gözlerinden süzülen yaşlar bir asit damlası misali eritir kalbimi. O ağlar, ben ağlarım. Taa ki, gözlerinde hala yaşlar akarken Adile Teyzem'le sarılıp, yüzü gülene kadar. Ah be! Nerlerdesiniz kuzum? Açgözlülükten, fesatlıktan, kötü niyetten uzak zamanlar, yurdumun aza kanaat getiren, komşusu açken uyuyamayan insanları. Potinlerine pençe yaptırıp, üç kış geçiren, ama sofrada alüminyum tencerelerinde pişen sarmaları, mantıları pür neşe yiyen canım insanlarım, nerlerdesiniz kuzum, gözlerim yollarda bekliyorum sizi.

19 Eylül 2009 Cumartesi

CADI

Yeni bir kadın komünitemiz var, hayırlı olsun! CADI. "Her şeye tilt olan kadın sitesi."
Uyuz olmanın, arıza olmanın birinci tekil şahısların ağzından, kendine övgü olarak tanımlandığını görmüştüm de, toplumsal bir kimlik olarak karşıma ilk defa çıkıyor. "Ben öyle diğer kadınlara benzemem, zekiyim, eğitimliyim, asabiyim..." diye etrafımızda cikcikleyen kadınların sanki hepsi burada. Ahhahha... Her şeye tilt oluyoruz. Ah, biz var ya biz... tadında ablalar. Keşke ilkokulda, yandaki gözlüklüye tilt olacaklarına az biraz dil bilgisi, biraz imla kuralı öğrenselermiş de, kendilerini daha düzgün ifade edebilselermiş.

Manifestoları bile var. Hiç düzeltmeden alıntı yapıyorum:

...Güldürükçü biriyim. Güldürmeyi ısırgan br mizahla yaparım. Buradaki ısırgan tuttuğunu kopartan manasında değil tuttuğunu oturtan manasındadır. Hayatta olan biten birçok şey beni kudurtmaya yeter ee ben de doğal olarak kudururum ama aynı zamanda kudurturum, zira sakine apartmanının sakinlerinin sakinliği beni fazlasıyla sıkar. Ben bir tükürükçüyüm tükürme eylemi eleştirdikten, azarladıktan, didikledikten sonra bile nato kafa nato mermer olanlara karşı bir eylemdir ve zararı yoktur cadılığa halel gelmez zira o kadarını anlasaydı beni de o raddeye getirmezdi di mi...


Vay, vay, vay ablammm! Şu satırlardan akan özgüvene, duruşa bak be! Kurban olurum ben sana. Sende sonsuz bikbikleme hakkı olacak, dünya senin istediğin gibi dönmemekte ısrar ederse bi de tüküreceksin! Oldu olacak Demet Akalın'ı da mesih yap, hep birlikte kodu mu, oturtursunuz. HARBİ KADINLAR sizi...
Aklıma Şener Şen'i her basışında, oğluna dönüp: "tükür babanın yüzüne!" diyen bir Perran Kutman geldi. O komikti, siz değilsiniz.

Şimdi hemmen bir sosyo-analiz yetiştiriyorum peşlerinden merak etmeyin. Bi saniye gözlüklerimi takıp geliyorum...

Efenim, hayatta kendini erkeklerin dünyasında görünür kılmaya adamış bir takım kadınlar var. Bazıları, bir kavanozu açmaktan aciz, dil yeteneği 4,5 yaşına takılı kalmış gibi davranan "kız çocuğu" kisvesinde yapar bunu. Dudaklarını büzerek, Ama aşkıııım, açamıyoyum ben bu kapağı... dediklerinde erkeğin yüreğinin en yumaşak noktalarından birine temas ettiklerini keşfetmişlerdir. Bu noktanın adı: BOOBH( Ben Olmasam, O Bir Hiç) Böyle kadınlar, annelerinin makyaj malzemelerini oralarına buralarına bulaştırmış küçük kız sevimliliğiyle fetheder erkeklerin kalbini. Adeta tatlı cadıdır bunlar. Gözlerini kırpıştırınca faturaları ödenir, burunlarını oynatınca oturma odası takımları değiştirilir. Arz ve talep dengesini pek iyi anlamış ve hayatını çok kolaylaştırmış kadın tipidir.

Bir de, Kasımpaşalıyım, eli maşlıyım ekolü vardır. Bu ekolün mensupları da, kodu mu oturtan ama geceleri o yeşile çalan sarı saçlarında bir erkek eli sıcaklığı özleminde olan kadınlar olarak boy gösterirler etrafımızda. Her ne kadar, Harrrbici olsa da, yüreği yumuşacıktır. Dişilik, bu saklanmaya çalışıyormuş gibi yapılan yürek yumuşaklığında kenini gösterir. Tam erkeğin ona baktığı sırada, gözlerinin itinayla bir sokak köpeğine takılıvermesi falan, bu harrbicilik mizansenlerinin vazgeçilmezidir. Kabuğum sert ama içim sufle yumuşaklığıda, kızgın kumlardan serin sulara... mesajı bilinçaltına ha babam, de babam ekilir. Cadı komünitesi işte bu ekolden besleniyor besbelli ki... Sinir olma, arıza olma halleri buradaki ablaların kendilerini özel hissetme aracı. Bi keresinde üniversitedeyken bir kız arkadaşım, "Kadınları sevmiyorum çünkü ota boka ağlıyorlar." demişti. Fırat olup, buradan cevap veriyorum: Yok yeaaa... Sen var ya sen, kendini en özel, en farklı, en bi harbi hissetmek için hemcinslerini iki kalemde harcamış, bokum gibi bir insansın. Kadınlar ağlıyormuş. Allah, allah... Zayıf yaratıklarmış. Bak sen! Seni de alalım cadı portalına, yerini bul o zaman. Geceleri birlikte, saçlarınızda gezen şefkatli bir erkek eli hayal edip, bunu dillendirmezsiniz olur mu?
Asıl ben tilt oluyorum hepinize ulan! Ayrıca siteye redaktör alın, bokum gibi imla hatası, ifade bozukluğu dolu her yer. Nasıl bir harbi kız cesaretiyse sizdeki artık, tükürdüğünüzü yüklemişsiniz siteye. Kapatın o siteyi, yoksa size daha ağır laflar hazırladım.

15 Eylül 2009 Salı

Neşesizlik

Çok seviyorum böyle tek kelimelik, durum tanımlayıcı roman adlarını. "Bilmemek" var mesela Milan Kundera'nın. Hastasıyım... Bir de "Kadersizlik" vardır, İmre Kertész'in. Benimki de o hesap, Neşesizlik.

Neşesizlik, soğuk ve puslu bir öğleden sonrası gibi içinize işler zaman zaman. Bir sonbahar, tabiri caizse bir kaamos'tur Finlilerin deyimiyle. Güneş yüzünü uzunca süre göstermez. Acı çekiyor değilsinizdir ama mutlu da sayılmaz hayat. Neşesizlik, hayatın rendesinde, tırpanlanıp tabağa dökülen ruhunuzun uyarısıdır size. Bir şeylerin yolunda gitmediğini söyler. O göğüs kafesinizin içinde heyecanla ötüp duran kuşun artık sıkıldığını müjdeler. Neşesizlik salgın bir hastalıktır adeta, bitmek bilmeyen bir grip gibi üst solunum yollarında başlar, boğazınıza iner ve aylarca çıkmamak üzere ciğerlerinize yerleşir. Üstelik bir kez bu illete kapılırsanız, uçuk gibi, geçse bile her an yeniden nüksedebilir.

Niçün ama niçün neşesiziz? Suçu kapitalizme atmak ister deli gönlüm. Her sabah 8'de kalkmak zorunda olmaya, istemediğimiz işleri yapmak zorunda kalmaya (misal bu hafta bir adet kadir gecesi kutlama e-mailingi yazdım bir müşterime. Riyakarlığın bu noktasında, I threw up in my mouth) ne yapalım, ekmek parası" demek zorunda kalmaya atıyorum suçu. Bu noktada durup şöyle bir açıklama yapmak isterim, bir reklam yazarı olduğumun gayet bilincindeyim. Yoksa hiç bitmeyecek romanını bitirmek için, oflaya puflaya mecburen ajans köşelerinde dirsek çürüten bir entellektüel, bir pipolu, kepli yazar değilim. Ne var ki, yer yer parçalı bulutlu ruh haline giriyorsam, bana bile "çüşş" dedirten durumların içine düşebiliyor olmaktan. Neyse, Neşesizlik. Dudağın köşesinin hep kıvrılarak gezilmesi durumu. Bir şeylerin tam olmaması hali. Bir koleksiyonerin ağına yakalanmış kelebeğin çaresizliği. Şimdi ben başkalarının keyfi için mi öleceğim? hali.

Neşesizlik böyle puşt gibi, ibne gibi bir şey. Tarifi yok. Kenneth Branagh'ın yaşlandığını gördüğünde, savaşla ilgili bir film seyrettiğnde, Patrick Swayze öldüğünde hissetiğin her şeyin toplaması. 30 yaşı geçince saçları seyrelen adam misali, bir sabah aynada hayata duyduğun merakın seyreldiğini fark etmek gibi bir şey. Nasıl olur da artık Yeni Zellanda'yı merak etmiyor olabirsin artık? KÜT! Neşesizlik. 23 yaşındaki ihtimaller, 32 yaşında hangi deliğe kaçıp, saklanmışlardır acaba? KÜÜT! Neşesizlik. Yaşayamadığın ve son kullanma tarihi geçtiği için yaşayamayacağın ne-ler vardır, neler... iyi halt ettin! Küüüüüt!

Neşesizlik, başkasına da kolayca bulaştırılabilecek bir şey. O yüzden devam etmiyorum. Bu yazıyı okuduktan sonra, lütfen aynaya gidip gülümseyelim. Aklımızdan neşesizliği silelim.


Neşesizlik


Eskiden Kenneth

9 Eylül 2009 Çarşamba

tek bir şey

"maymun iştahlısın!" Annemden yıllarca duyup durduğum, gözümün önüne hevenk hevenk muz yiyen deli bir şempanze görüntüsü oluşmasına neden olan bu sözün anlamını artık kavramış bulunmaktayım. Vatanıma, milletime hayırlı olsun! İlkokul yıllarımda başlayan, foklörden, jimnastiğe uzanan geniş maymun iştahlılık sicilimin maddi külfeti için ebeveynlerimden özür dilemeyi buarada bir borç bilirim.

Ben de tek bir konuda takıntılı olmak, tek bir konuda uzmanlaşmak istiyorum. Ama hayır, non, nein, nope... ben bir maymun iştahlıyım. Dava sahibi, tutku sahibi olmak istiyorum... Gözünüzü seveyim bi'yol gösterin.

SPORTMEN OLASIM VAR
Sportmen abiler, ablalar vardır mesela... Onlar, kışları Kartalkaya'ya, yazları Saros'a dalmaya gider. Her sene ve her sene üşenmeden. Spor onları tanımlayan bir aksesuar gibi, bir nevi melek halesi gibi durur başlarının üzerinde. Adrenalin tutkunudurlar, Ağrı'ya falan tırmanırlar... Bense, sportmen/yüzücü olma hayalleriye başladığım ve 6 aylık parasını peşin verdiğim havuz üyeliğimi toplasan 1 ay kullanırım. Yağmurlu sabahlarda kıvırmaya başlar, akabinde yanlarım. Evet sportmen kategorisine girme hevesim var ama azmim yok.

MÜZİSYEN OLASIM VAR
...Ve fakat müzik yeteneğim yok. Ne var yani Serdar Ortaç biliyo da mı söylüyo? Olsun. Haddime düşmez. Ama lise yıllarından bu yana, içimde bir müzik hevesi kaldı. Aslında hayatını müziğe adama hevesi kaldı. Gizemli, serkeş bir alternatif evrende, kitleler ben olmak için birbirini yiyor. Ah be! Müzik eğitiminde blok flütten bir adım öteye geçemeyen bir insan evladı olarak, kendini bu davaya adamışlara gıpta ile baktım. Bakmaya devam edeceğim... ama uzaktan. Müzik konusunda, ya ben ingilizceyi anlıyorum ama konuşamıyorum tadında bir bünyeyim. Sesleri duyuyorum ama çıkaramıyorum hocam.

YAZAR OLASIM VAR
Bakın bu konuya çok yaklaştım. Netekim ekmek teknem... 8 yaşında, evdeki Nobel setinden Gençlik Güzel Şey'i okuduktan sonra (okudum ve de anladım dersem de he diyin geçin) Nobel almayı kafaya koymuş bir insan olarak, bu duruma hafiften bir takıntım olduğunu itiraf edebilirim. Üniversite yıllarında dünyaya söyleyecek çok sözüm vardı. Şimdi farkediyorum ki, "sana diyecek hiç bir şeyim yok!"
Dünyaya ilgimi kaybettiğimden ve burayı daha iyi bir yer yapma sevdamdan vazgeçtiğimden bu konuda da obsesif ve uzmanlık sahibi olamayacağım. Yazmayı seviyorum sadece, yoksa mesaj kaygım kalmadı yeminle.

bunların yanısıra oyuncu, yönetmen, takı tasarımcısı, dansçı, ressam ve endüstriyel tasarımcı olma heveslerim de mevcut. Ama aslında UZMAN olasım var. Birr tek şeye hasta olayım, onun havuzunda oynanayım. Mesela bakın canım babama, bir resim yapar, bir satranç oynar.ikisinde de canavar! Ben o daldan bu dala atlarken arada bir yerlerde kaydım. Her şeyden canım çekiyor... Oral dönemini atlatamamış bir bebek misali, yerde her bulduğumun tadına bakıyorum. Bozuk paraları şeker diye yutuyorum. Mesela yemek seçenler var, onlara da gıpta ediyorum. UZMAN onlar da... Pırasayı sevmediğine ikna olmuş. İnsan var, tatlı sevmiyor mesela. Tatlı!! "Şölen, tatlı sevmez" lafını söylese biri de benim için mesela... Gurur duyarım. "Eh evet sevmiyorum ben öyle şekerli şekerli şeyleri..." diye burnumu havaya kaldırırım. Ben gibi oburlar da "Ayyy, ne güzeeel..." der bana. Ben de seçici bir insan olmak istiyorum. Dünyada her şeyi merak etmeyeyim, ilgilenmeyeyim ben de. Yani ilginç gelmesin bana ilk kez plantain yemek. "Ay bu ne be, kabak mı, muz mu belli diil." deyip tabağımın kenarına bırakayım, kibar bir hareketle. Yok illa maymun gibi atlayacağım... Hala anne bu ne?.. iç bayarım, iç. Kasarım yani... O niye, bu nasıl... şu kim? Aaa... nasıl olmuş peki? İstemiyorum. tek bir konuda merakı olan, zevkleri kesin çizgilerle belirlenmiş bir insan olmak istiyorum ben de.

Ha, bi tek karpuz yemiyorum. Sayılır mı?

5 Eylül 2009 Cumartesi

ihraç malları üzerine derin bir tefekkür


"Jason Enişte, kızmızı üzme!"

Günlük bugün coştum, duramıyorum. Bir cumartesi için ne denli anti-sosyal bir kişiliğim buradan anla artık. Serbest çağrışım peşimi bırakmıyor. My Name is Earl yedibinbeşyüzüncü tekrar bölününde, aklıma Jason Lee'nin karısının bir Türk olduğu konusunda daha önceden duyduğum bir dedikodu (Bkz: rumor) geliyor. Teknoloji sağolsun hemen gugıllıyorum. YES! Her name is Ceren Alkaç & kendisi Avustralyalı. Böyle açıklamış basına Jason Lee. Bir Türk kızı olarak kanıma dokundu(!) haliyle. Amelie çakması ama güzellikte Audrey Tatou'ya bin basan Ceren Hanım ne kadar Avustralyalıysa ben de o kadar Aborjinim... Dışarıya kız verme konusunda bizden hevesli millet az bulunur. Hele hele Avrupalı ve Amerikalı damatlara. 1.65'i zor geçen güdük kalmış genlerimizi ve Akdenizli vücut tipimizi geliştirme ve bir İsveçli bilemedin İspanyol taş bedenine evrimleşme içgüdümüzden olacak, bizim kızlardan biri bir gavur buldu mu, hastası oluyoruz olayın. Hele enişte az biraz ünlüyse oooh! bir nevi gıyabında orgazm. Zannımca, bu durum ilk kez Johnny Logan-Burçin Orhon geçici ikilisinde yaşandı. Bir Erovizyon enkazı olan Johhny, Türkiye'ye geldiğinde, balerina dansöz Burçin hanımkızımızın ceylan sekişine vuruldu. Olay Türk basınında geniş yankı buldu. Burçin bu geçici ilişkiden hamile kaldı, adamın İngiltere'de evli ve üç çocuk babası mazbut bir irish-pop star olması bizi hiç ırgalamdı. Bağrımıza bastık Johnny Enişte'yi. Üç ay sonra adam yurduna döndü, Burçin hanım Robin adlı bir kız evlatla başbaşa kaldı. Kendisi ilişkilerinin 6 sene sürdüğünü söylemiş... Bilemiyoruz tabii.


Dönelim Jason Enişte ve Ceren Alkaç'a. Kendileri de evlenmeden çocuk sahibi olmuşgillerden. Kiki Alice isimli kızları doğduktan sonra dünya evine girmişler. (Hani belinde kırmızı kuşak, namus timsali Türk gelini?? Nerede o, ilk cinsel elektriğini kocasının ayağına basarken alan, sütten çıkmış ak kaşıklar?) Fakat bu araşırmacı-geliştirmeci kişiliğimin bu araştırmadıki en yararlı yanı Jason Eniştenin eski eşinden Pilot Inspektor isimli minik bir yavrusunun daha olduğunu öğrenmem. Kendimden geçtim adeta. Yani Apple'lar, Suri'ler anladık da, bu kendini aştı. Nedir bu Hollywood ünlülerinin yavrularını "orijinal" damgalama sevdaları? Neyse zavallı Pilot inspektor'a travmalarla yüklü hayatında başarılar dilerim. Ben bile Şölen nedeniyle ne zorluklar yaşadım. Şelaleden, şöbiyete uzanan bir yelpazede ismimin onuru yerlerde sürüklendi. 6 yaşımda, en büyük hayalim büyüdüğümde beni rezil, kepaze eden bu ismi, Zeynep'le değiştirmekti. Bir zeynep, bir ebru, bir aslı olmak istedim. Allahıma şükür fikrimi değiştirmişim. Anlıyorum seni Pilot İnspektor... öylesine anlıyorum ki.


Son olarak son derece şaibeli bir ilişkiyi ameliyat etmek istiyorum. Londra'nın gelmiş geçmiş eeeeen güzel DiJey'i, İkinci, üçüncü sınıf oyunculuğunu beğenmeyenlere(sınıf diyorsam, ilkokul sınıfı) Türkiye bana dar gelir, burada kıymetimi bilemiyorlar defansıyla, İngiltere'ye göçen made in Nip Tuck hokka burunlu güzel, yine Avustralya menşeili Didem Erol ve Quentin Enişte. Didem Erol a.k.a Dana Flynn, basına Tarantino'yla ilişkisinin bittiğine dair bir açıklama yollayıvermiş. Yok Quentin son filmiyle ilgili depresyona girmiş de (Inglorious Bastards oluyor bu son film) bu da dayanamamış da, ayrılmışlar. Kız sen deli misin? insan milletine vatanına Quentin gibi bir enişte kazandırmış, üstünde 70 milyonun sorumluluğu var, o adam bırakılır mı? Öyle Johnny gibi tırt, Jason gibi az ünlü diil bu, boru mu? Pulp Fiction diyorum sana! Yapılır mı bu aziz Türk milletine?? Şimdi bundan sonra bir George Clooney'i, bir Brad Pitt'i Türk lokumlarıyla tanıştırman lazım. Ötesi kurtarmaz Danacım.

Ben de bu arada, Seth MacFarlane'ı milli enişte yapma cabalarına başlayayım. Kendisini twitterdan takip ediyorum ama henüz o beni etmiyor maalesef. Halbüsü bir tanısa, bilse ben de müzikal sever bir Family Guy hayranıyım. Bir görse böyle egzotik Türk gibi de ama da avrupai bir bilinçle takılıyorum. Bi kere çıkalım hemen basına açıklama göndermeyen şerrefsiz olsun. " Çoklu kişilik bozukluğu vardı. Bir Stewie, bir Peter, hatta arada köpek Brian olup duruyordu. Dayanamadım ayrıldım" diye...

Doll House Epitaph 1

Bilmiyorum hiç kafa yordunuz mu- gerçi ne yoracaksınız bu kadar işin gücün arasında- Joss Whedon denen abi son derece popüler dizilere imza atmasına rağmen bir ayrık otu gibi durur gaydiri guppak eğlence aleminde. Bi kere dizi finallerinde, gizeme yer yoktur. Lönk diye kesin bir noktayla bitirir diziyi. Üstelik mutlu son da yoktur bu finallerde. Kötülük dünyayı ele geçirir, iyi karakterler ölür veya kaçar veya dövüşürken ölmek üzere olduklarını anlarız, dizi biter. JJ Abrams, dizi sektörünün David Copperfield'ıysa, Joss Whedon Ruh Emicisidir... Hüüüp diye çekip alır bütün iyi duyguları. Bakınız örnek veriyorum en kült dizisinden: Buffy the Vampire Slayer. Koskocaman Sunnydale'ı ecinnilere kaptırdılar. Yer yarıldı, kasaba yok oldu... Hayatta kalabilen kahramanlarımızdan bazıları, sarı bir okul otobüsüyle uzak ufuklara kaçıyordu. Bir başka bakınız, Angel. Buffy'den bölünerek oluşan amip Angel dizisi önceleri pek light yoğurt tadındaydı... Fakat Joss yılmadı, bu diziden de iç karartıcı bir final çıkardı. Etrafları yüzbinlerce kötü incük cincükle sarılmışken bitirdi diziyi. Artık 5 ana karaktere karşı, 5 milyon iblis... siz tahmin edin sonunu dercesine.

Aynı ipnoşluğu Doll House'da da yapmış. Hem de final falan değil, birinci sezon finali. İstese 4 sezon sünerdi bu dizi... Yok 13. bölümde son derece karanlık bir distopyayla başbaşa bıraktı bizi. (İzlemeyip de, ileride niyeti olanlar, dikkat feci spoiler geliyor)

şimdi dollhouse son derece gizli bir kuruluş. Başın mı dertte, polis mi peşinde buraya gelip bi sözleşme imzalıyorsun, bedenini 5 yıllığına abilere teslim ediyorsun. Onlar da senin orijinal yazılımını (karakter/anılar vs) bir hard diske kopyalayıp kilidi vuruyorlar. Sonrasında onlar için bir bebeksin. Oh yeah baby... bi nevi blinçsiz köle. Sana her gün yeni bir yazılım yükletip, maceradan maceraya koşturuyorlar. bir gün bir CIA ajanı, bir gün bir Dominatrix vs... 12 bölüm Caroline kızımızın bebek olarak yaşadığı maceralarla geçiyor. Bu arada bu Dollhouse neden var gibi gizemler de, parça parça örülüyor. Böyle tadımlık bir dizi işte derken bir anda 13. bölüme geliyoruz kiiiiii... annecim, yıl 2019. Zengin insanlar sonsuza kadar yaşamanın sırrını dollhouse teknolojisiyle bulmuş. Yükletiyorlar kendilerini bir hard diske, sonra daha genç bedenlere yazdırıyorlar. Böyle beden atlaya atlaya yaşıyorlar. Dünyada kaos çıkmış. Herkes birbirinin bedenine downloaded. sen bana birini android... bi uyanıyorsun küçük bir kız çocuğu bedenin var... işler fena karışmış. millet kendi adını sırtına kazıtıyor ki, bedenin kimin bedeni olduğu karışmasın. çünkü milleti tutup tutup rewrite... bundan kaçabilen 4-5 kişi de safehaven diye bir yer arıyor. Neyse özet bu. Yeni ve güzel bir felaket senaryosu yaklaşımı. Ve fakat 12 bölüm boyunca teknolojik genelev diye seyrettiğimiz dollhouse son bölümde kendi evreninin Skynet'i haline haline dönüşüvermiş. Kötülüğün tohumları dünyaya yayılmış... Üstelik-ve yine öğreniyoruz ki, bilincini yedeklemiş olan Caroline kızımızın bedeni bu savaştan kurtulamamış. Daha birinci sezonda ana karakter ölür mü kardeşim? Eylül sonunda ikinci sezon başlayacak. Böyle bir bitişten sonra aslında ikinci sezon yapmasan da olurdu Joss'cum. Gerek yok, sündürme... Ve fakat sen nasıl bir hasta ruhsun diye sormadan edmiyorum Joss. İnli cinili diziler derken, uzay gemili firefly olayına girdin. Şimdi de distopyadasın. Kabus literatürüm genişledi sayende, sağolasın.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

uzaya bir kapsül gönderilecekse mesela...

Bu video da gitsin isterim. Kim bulursa bu kapsülü, ister 7000 sene sonraki insan uygarlığı, ister başka gezegenlerde yaşayanlar, dünyayı bu video ile tanısınlar...

Muhtemelen uzak bir mesafeden dünyamıza bakan uzaylılar, bizden tiksinti duymaktadırlar... Haklılar da. Ama ben ne zaman matt abimizi izlesem, üzerime salakça bir iyimserlik geliyor. "Belki, o kadar da fena yaratıklar değilizdir." diye düşünüyorum... bir güleçlik geliyor üzerime Daler Mehdi "Tunak Tunak Tun" izlemişim gibi. Onu da başka bir iyimser günümde paylaşırım. Sonra videoyu izledikçe, yeminlen gözüm doluyor... Dünyanın dört tarafındaki farklı farklı insanların tek bir şarkı eşliğinde dans ediyor olması konsepti beni hislendiriyor günlük. Biliyorum... Biliyorum... Bi şey söylemene gerek yok.

Where the Hell is Matt? (2008) from Matthew Harding on Vimeo.



Meraklısı için arka planda çalan şarkının sözleri:

Stream of life- Rabindranath Tagore

The same stream of life that runs through my veins night and day
runs through the world and dances in rhythmic measures.

It is the same life that shoots in joy through the dust of the earth
in numberless blades of grass
and breaks into tumultuous waves of leaves and flowers.

It is the same life that is rocked in the ocean-cradle of birth
and of death, in ebb and in flow.

I feel my limbs are made glorious by the touch of this world of life.
And my pride is from the life-throb of ages dancing in my blood this moment.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var

çok şey öğrendim yaşayıp, yaşlanırken. Mesela pinpon topu denen şeyin ping-pong topu olduğunu. Acayip di mi? sen, senelerce pinpon diye bil, pinpon ihtiyar lafına böyle, ufacık tefecik bir insan herhalde düşüncesini geliştir. Olsun sana pingpong ihtiyar. Olmadı dünya...

sonra efendim morrow eski ingilizcede sonraki gün demekmiş, tomorrow da "to the next day" demekmiş. bizdeki pazar-ertesi efekti. bakınız yeni bir dünya keşfettik. adını morrow gezegeni koyuyorum.

sonracıma sonunda öğrendim ki mucize zayıflama diye bir şey yok. hiç bir hap basen yağlarına deva değil. boşuna sokağa para saçasın varsa o ayrı... az yiyeceksin, her şey bunda. sen götür homini löp börekleri, sonra ver 80 lirayı, elma kromlara, mucizevi cappage pow lahana hapına. Oldu mu? olmadı... Yine de Fox Mulder'ın dediği gibi "I want to believe!"

başka? ohooo yaşlandıkça insanları öğrendim mesela. I am just a soul whose intentions are good. türü arkadaşlar zor bulunuyor. Bazı ruhların kasti faulleri haddinden fazla oluyor. Yaniceksinizzz cayır cayır haberiniz yok!!! Güzel insan bulunca, bırakmak hiç olmuyor. Tutucan... Ne? tutu-can mı? Tutacaksıın...

evet, fast foodların hepsi zararlı, diyet kola zayıflatmıyor... çok takmamak lazım her şeyi, MFÖ haklı, 5 dakkada işler değişiveriyor. mutlu aşk da oluyor, pek ala... empati, sempati, tolerans varsa her iki tarafta da. mutlu olmaya bir sen, bir kitap, bir de çoklu koltuk da yetebiliyor, hep daha fazlasını istemek, sahp olmadıklarına haset etmek hasar veriyor. En çok şükretmek lazım. Kime, neye şükredeceğine sen karar ver. Ben çocukluktan kalma bir alışkanlıkla "Allahım" diyorum kendisine. Allahım, iyi ki doğdum da bu güzel günü yaşadım... Eblekçe biliyorum ama terapilerde sürüneceğine bi dene, çok işe yaradığını göereceksin. ben küçükken allahı eti puf sanırdım. pakette böyle gözü ağzı var ya çiziktirilmiş puf gövdesi üstüne. Ananem bana, eli ayağı yok ama gözü, ağzı var dediydi... Ondan dolaylı herhalde. Eti Puf'a avuç açar, ona dua ederdim. Oburluğum belliymiş o zamanlardan. Öğrendim ki Eti Puf diil Allahım, Ya Rabbim. Kızmamış bana herhalde bu yanlış anlamadan dolayı ki, ne güzel bir hayat verdi. (Şekil A: Şükretme yöntemleri)

neyse daha da çok şey öğrenirim herhalde, yaşadıkça. İnsanlar Yaşadıkça... bu arada filmin orijinali: from here to eternity, bunu yorumlayarak çeviren abinin ellerinden öperim. Ne güzel isim takmış filme. Anonim de olsa saygıyla anıyorum bu yaratıcı insanı. Belki rahmetli olmuştur çoktan. İnsanlar yaşadıkça, hatırlansın.

21 Ağustos 2009 Cuma

üçge'nin iç açılarının toplamı kaçtır? 3G Güzellemeleri Vol: 02

Sevgili günlük, bir 3Geveleme yazısıyla daha karşındayım. Yurdumun reklam bütçesinin %70'i şu anda ÇükG iletişimine ayrılmış, ben bir yazı daha yazmışım çok mu?

İmdi, Vodafone'un Ey özgürlük fonlu, celebrity kullanımına bir örnek teşkil eden Ali Sabancı'lı, Tugay Tüysüz'lü reklamına değinmek ister gönlüm. İlk reklamda yalnızca Hazerfan Havaalanı'na kadar gidebilen kreatif ekip, Tugay'lı reklamda amacına ulaşmış, İngiltere fezalarına uçmuş. Ben olsam, Miami'de yaşayan bir Türk'ün 3G deneyimini paylaşırdım. Şimdi oralarda havalar da güzel. South Beach'te geçen bir plan da sıkıştıverirdim araya, ekip çekerken ben şlop şlop yüzerdim valla. Neyse, celebrity abiler 3G'yi zaten biliyor. Biri ingiltere'de konuya hakim olmuş, diğeri desen enternasyonel bir girişimci. Abiler, bildiklerini bize anlatıyorlar... Vodofane şöyle deneyimli, böyle global... Tamam abi, herkes Londra'da cafelerde falan internette de... wireless diye de bi teknoloji var. (Bkz: wi-fi) yani, cep telefonu lazım gelmiyor esasen cafeden internete girmek için. Bir sen, bir ben, bir de lap top kafi. Yok, illa cepten bağlanacağız... 3G'den önce sokağa uzatma kablosu çekiyorduk lap top'lara çünkü...


Yarısı Fin Sonera'sı, TürkümDoğruyumCell ise şarkılı türkülü dünyasına tam gaz devam ediyor. İki takside bir abla kardeş, birinin manitasını çekiştiriyor. Ekran ikiye bölünmüş, sanki "adeta" yanyanalar! Uzakta olsalar bile kalpler birlikte.


3G şüphesiz ki, manyak bir hadise ama ihtiyacımız var mıydı, tartışırım. Yani web cam, skype falan filanla görüntülü konuşmayı bedavaya getirmiştik biz zaten. Di mi?
Bu benim itirazlarım, cep telefonu çıktığında "yahu evde var telefon işte, sokakta konuşmaya ne gerek var?" diyen emekli albay yorumlarına benziyor, gayet farkındayım. Yine de kendimi durduramıyorum, günlük. İnsanlar 30 yaşını geçince, bir anda teknoloji karşıtı mı oluyorlar bilemiyorum. 30'a kadar ne öğrendiysen öğrendin, ondan sonra gidiyor çağı yakalayan güleç insan, geliyor sana böyle ekşi suratlı, felaket tellalı kız kurusu. Şimdi twitter'a bile girdim, sırf teknolojilerden geri kalmayayım, iletişim ne yöne doğru ilerliyor takip edebileyim diye. Ve fakat saçma bi şey o da neticede yani. 140 karakterde, karakter analizi. (bi dakka, bu son cümleden şahane blog yazısı çıkar be... heba etmeyeyim ben bunu buralarda)
Bilemiyorum günlük, kafam karışık... Enformasyon bombardımanı altında eziliyorum. Ne yana dönsem üçG. Kitchenette'te kahveyi Turkcell 3G fincanında veriyorlar, anla artık o derece. Kurtuluş yok... Gözümüze gözümüze... Lö kitchenette, the house cafe, das 3G. Les miserables. oh yea!

13 Ağustos 2009 Perşembe

Ölüm allahın emri, Türk basını olmasaydı...

Kırlarda sakin bir gün. Sabah kahvemi içiyorum, kucağımda bilgisayar. O da ne? milliyet'in internet sitesinin kahvaltıya özel, ücretsiz ceset ikramı var. Belçika'da hapishanede ölen bir Türk vatandaşı... Kardeşi şüpheli ölüm nedeniyle morgda fotoğraflarını çekmiş, Milliyet de yememiş içmemiş yayınlamış. Ölü... ceset. beden. Ölmüş bir adamın yüzüne bakıyorum sabah kahvaltısında. Dişlerinin arasından sızan kana, morarmış dudaklarına. Gerçek... Makyaj değil, film hilesi değil. Beden, ceset, ölü... Bir zamanlar böyle görüntüler içeren sitelere girmek için, az sonra göreceklerinizin içeriğini anladığınıza ve görmeyi kabul ettiğinize dair bir kutuyu işaretlerdiniz. Şimdi, "Pat" diye evimizin içine dalıyor cesetler. 30 yaşındaki Mikail Tekin'in cansız yüzüne bakıyorum, kahvemi yudumlarken.

Böyle aymazca davranışları yüzünden Türk basının, hepimiz odunlaşıyoruz farkında olmadan. Artık, bıçakla, silahla "normal" bir şekilde işlenmiş cinayetlere aldırmıyoruz bile. Onlar günlük hayatın, sıradan vukuatları. Kafalar kesiliyor, insanlar eli ayağı bağlanıp canlı canlı yakılıyor, genital organlar paramparça ediliyor... Türk basını durmadan fotoğraf çekip yayınlıyor. Cinayetin anatomisini çıkarmıyor, alenen pornografisini yapıyor... Daha çok reyting, daha çok tık... Daha çok beden, daha çok kan. Hangi katil daha vahşice öldürdüyse, günün konusu o çünkü. Şiddet günlük hayatımızın bir parçası olmayı geçti, biz şiddetin günlük hayatının bir parçası haline geldik.

Orada biri öldü. O biri... Şu anda ekranlarınızda morarmış bir beden olarak duran biri, Mikail Tekin. O bir insan... Birilerinin oğlu, birilerinin kardeşi. Hunharca ölü bedeni üzerinden prim yapan, kafamızı şiddet olgusuna karşı iyice duvar gibi bir hale getiren yılmaz Türk Basını üyelerini iki dakika ne yaptıkları üzerinde düşünmeye davet ediyorum. Her gün, kan, vahşet, kopmuş beden parçaları geçit yapıyor önümüzden.
Zihniyetimiz körleşiyor, zihinlerimiz bulanıyor kana baktıkça. Her şey normal geliyor, her şey olası... Saygılar sana Türk basını.

Midesi kaldırabileceklere haberin linki:
http://www.milliyet.com.tr/Dunya/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetayArsiv&ArticleID=1127843&Kategori=dunya&b=Aci%20ve%20isyan&ver=81

2 Ağustos 2009 Pazar

Merak etmiyor musun? Aaa... ne ayıp.

Reklamcılıkta ilk yılımdı sanırım... 6 ya da 7. ayımdı. Neyse ne, ajansın cafe'sine, kantin diyecek ve seniorların bana kıçlarıyla gülmelerine neden olacak yaştaydım diyeyim, siz hesap edin artık. Benden başlık istenmişti, saatlerce heyecanla uğraşıp, didinip yazmıştım. Bir soru ekiyle bitiyordu başlık, şimdi hatırlamıyorum ama "sizin de bununuz olsun istemez misiniz?" tadında bir şeydi. O dönemin Manajans kreatif direktörü Esin Taşçı: "Tüketiciye asla soru sorma, istemem der, geçer." diyerek geri çevirmişti başlığı. Yaaa... Niye ki? olmuştum ama dönüp soru eki içermeyen başlıklar çalışmıştım tıpış tıpış. Son iki üç haftadır dört köşede merak etmiyor musun? sorusunu gördükçe kendisine bir kez daha hak verir buldum kendimi.

Önce tuhaf şekiller ve bu cüretkar(!) soruyla donattılar her yeri. İnat ettim adres gösterdikleri web sitesine girmedim. Sonra gördük ki, milli çılgınlığımız 3G çıktı bu merak hadisesinin ardından. (Bu arada Hido'lu, Nasuh'lu, 3 psikopat kızlı ve daha da beteri Issız Adam'lı Sarp Apak'lı o korkunç reklamları yapan Wieden + Kennedy Amsterdam, senin burdan kalıbına tükürüyorum!) Neyse bu, ayranı yok içmeye, 3G ile gider sıçmaya manyaklığına başka bir yazıda değineceğim.

Merak etmiyor musun? diye soruyor yüce Türkcell bana. Etmiyorum canım kardeşim, hadi yürü diyesim geliyor benim. Cepten hızlı internet... Ha? her dakika google aşkıyla mı yanıp tutuşuyorum ben? Yok valla... işte internetim var, çok şükür evde var. eh iki durak arası metroyla 10 dakka. Çişimi tutuyorum, merakımı mı tutamayacağım o kadarcık zamanda. Diyelim esti bana, o kısa yolculuk sırasında... Merak ettim, reklamcı olmasaydım şu alemde, atom fiziği üzerine yoğunlaşabilir miydim diye? ya da bir resim "paylaşmak" istedim caaanım dostlarımla... beklerim lan 10 dakka. Nedir bu "I want the world and I want it NOW" psikopatlığı. Mesela o vapurdaki arızalı genç iş adamı Cemal Hünel, martının hızına gıpta edeceğine bi' çay söyleyip, martının güzelliğine hayran olsa ya. Şöyle bir boğaza bakıp: "Koymuşum sunumuna da toplantısına da, şu güzelliğe bak be!" diyip hidayete erse. Bir dursa, bir soluklansa... İyot kokusunu çekse ciğerlerine.Merak etmese, hiç etmese... çünkü deniz ve martılar arasında geçirdiği o kısa an ona zaten evrendeki bütün soruların yanıtlarını verse, hayat daha güzel olmaz mı? 3G'ymiş, hadi ordan... 3D yaşasana hayatını 2D ekranlardan başını kaldırıp.



Merak etmiyorum Turkcell kardeşim. Hadi uza!


Not: Vodafone 3G reklamınına, "Ey özgürlük" parçanı paspas yapıp, satan Zülfü bey sana da iki çift lafım var ama hadi neyse!

30 Temmuz 2009 Perşembe

PTT, seni seviyorum!

Çocukken en bi sevdiğim espri, PTT'nin pijama, televizyon, terlik olarak açılmasıydı.
İlk duyduğumda dünyanın en yaratıcı buluşu zannetmiştim bu açılımı. Allahım, aydınlanmıştım adeta. Yeryüzünde bundan daha komik bi şey olamazdı! Sıklıkla yaptım o günden sonra. Sanki babammışım gibi: "PTT dünyada en sevdiğim şeydir" gibisinden ciddi beyanatlarda bulundum, 5-6 yaşlarındaki bi damlacık boyumla. Hatta gerçekten pijama ve terlik giymişliğim var televizyon izlemek için Ulan, çocuum... Delirtme adamı, daha çalışma hayatına atılmana 15-20 sene var, yaptığın en büyük aktivite patikleri giyip, karo taşlarının üzerinde buz patencilik oynamak, PTT senin neyine bu yaşta?

Sonra ergen olduk da, dünyayı keşfetme, yerinde duramama hali geldi üzerime. PTT'yi kim ne yapsın, o bardan bu konsere uçuşmak varken zaten?

Neyse, 32 yaşımın baharında PTT özlemi içinde yanışıyorum (buraya yanıp tutuşuyorum yazmak isterken böyle bi kelime çıkıverdi, sevdim, bırakıyorum.) Yanış yanış yanışıyorum hem de. vallahi sümerbank kapanmamış olsa, gidip bi çizgili pijama alıp, ayağıma o malum keçe baba terliklerinden geçirip televizyon izlemek arzusundayım. Önümde muhtelif meyve ve çerez kabukları öyle ruhumu arındırmak istiyorum ekran karşısında. Kafam yorgun, kolum yorgun, ayağım yorgun. Bildiğin yorgunum yani... Kimsenin de umrunda diil ha. Bir konkur bitiyor, öbür sunum hazırlığı başlıyor yaklaşık bir senedir. PTT istiyorum ben... Baba terliği, sümerbank pijama istiyorum.
Yataktan kalkıp, koltuğa yatmak, koltuğun minderini yatmaktan dümdüz etmek istiyorum. Döne döne... Serin serin... horlaya horlaya günlük uykuma koltukta devam ederken hayal ediyorum kendimi. Artık gözümde ne dünyayı dolaşmak kaldı, ne sinemaya gitmek, ne de kültürel aktivite yapmak. PTT! Peeeteeeteeeeeeeeeeeeee.... çok bekletme.


Üstün amacım, bu amca olmak

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Pardon ben sizi başkası zannettim/Hayal kırıklığı 101

Dersimize Karantinalı Despina'dan bir alıntı yaparak başlamak isterim: "Büyüdükçe yalnızlığı aydınlanıyor Muammer Bey. Olmayacak bir insanın, bir insanı anlaması."

Şimdi Attila İlhan'ın iki cümlede anlattığını ben iki paragrafta anlatabilmeyi deneyeceğim. Akademik Kukademik, psiko-analitik yollara yollara sapmadan basitçe şunu söylemek istiyorum: Biz aslında her şeyi zannediyoruz. Bir insanı iyi tanıdığımızı zannediyoruz. Bir diğerini sevdiğimizi zannediyoruz... Bazı insanlardan hoşlanmadığımızı zannediyoruz. Böyle sanarak geçiyor hayatımız. Sonra günün birinde, tanıdığımızı sandığımız insanın bir yabancı olduğunu fark ediveriyoruz. Ya da sevdiğimiz insanın aslında sevilecek pek de bir yanı olmadığına kanaat getiriyoruz. Daha fecisi, nefret ettiğimiz adam aslında pek de şekermiş! Aaa... Dağlara taşlara!

Neyse... Durumumuz acıklı. En insan sarrafı olduğunu düşünenler bile kör kuyularda merdivensiz kalıveriyorlar günün birinde. Mesela 20 yıllık kocasının 15 yıllık bir metresi olduğunu öğreniyor bir kadın... Bir diğeri en yakın arkadaşının bütün sırlarını herkese anlattığını fark ediyor... "Meğer benim eniştem itin tekiymiş" sonucuna varıyor bir insan bir gün eniştesinin ona buna asıldığını fark edip. Yani herkes bir anlığına da olsa aydınlanıveriyor. Göz açıp kapayana kadar süren bu andan sonra, sosyal güdüler devreye giriyor. Şimdi ne yapacağız? Ya hiçbir şey olmamış gibi önümüze bakacağız, ya yeni kararlar alacağız ya da... ya da?



İnsanlar, en karanlık yüzlerini hep sona sakladıklarından mıdır yoksa toplum olarak hep yen içinde kırık kalmış kollar olduğumuzdan mıdır bilinmez, teşhisi zor gerçek karakterlerin. Hepimizin göbeğinde bir alien, dışarı çıkmak için hazır bekliyor.
Atıl Kurt! misali, bir arkadaşımızın içinden suratımıza doğru fırlayacak ve kanımızı donduracak. İşte oracıkta yaşanacak bir şok etkisiyle Cüneyt Arkın'ın gözleri açılacak. Sonra, gördüklerinden sıtkı sıyrılıp "Allahım kör et beni... Aksın gözlerim aksın, bundan böyle kör baksıın!" makamından bir şarkı söylenecek.

10 Temmuz 2009 Cuma

hepimiz kardeşiz fırat budacı!


Uykusuz'da verip veriştiriyorsun, özel plajlara uyumlu, "ben buraya aitim" diyen ses tonlarına, bankacı/borsacı çiftlerin dargınlık, barışıklık hallerine, herkesin kendini üst-orta sosyal sınıfa ait olduğunu hangi duygu daralmalarıyla, jest ve mimiklerle göstermeye çalıştığına ha babam verip veriştiyorsun. Gıcık oluyorum sana Fırat Budacı! Okumadan edemesem de, Ev kapısından içeri adım atıldığında Diesel kot pantolanların yerini eskimiş eşorfman altlarına bıraktığını en az senin kadar iyi bilsem de gıcık oluyorum!

Hangimiz lüks bir restoranı rezervasyon yaptırmak için aradığımızda, Prens Charles ya da Prenses Caroline gibi konuşmadık Fırat Budacı? Sesimiz titremesin, çalıştığı restoranın sahibiymiş edalarında telefonu açan görevli bizi tırt bir kaybeden gibi görmesin, hesabı ödeyemeyecekmişiz sanki muamelesi yapmasın diye, hangimiz şöyle göğsümüzü bir kabartıp "iyi bir lokasyondan" masa istemedik? Hangimiz lüks bir giyim mağazasına elimizde başka bir lüks mağazanın poşetiyle girmekten gizli bir gurur yaşamadık? Tezgahtarlar alım gücümüz olduğunu bilsin, adam gibi muamele etsin kaygısını yaşamadık? Evet, sayın Budacı her hafta kendini ve bizi gözlemlerinle rezil ediyorsun. Sanki aşmış, dingin, kendiyle barışık bir üst-orta sınıf olmak mümkünmüş gibi. Anlıyorum tabii, futbolsever, maço ama "batılı" beyaz yakalı erkekler ve tepe home koltuksever, röfleli, iki-kadeh-içince-hop-serdar-ortaç'çı kadınlarız hepimiz. Kendimizi modern, açık fikirli, dünyayı takip eder göstermek için elimizden geleni ardımıza komadığımız, annemizin hazırladığı çeyiz dantelleri çekmecenin en ücra köşesine sakladığımız bir zamandayız. Biz çocuk, kariyer ve kaliteli yaşamın peşinden koşarken ayaklarımızda prada olsun istiyoruz... ama hepimizin ayağında aynı model prada'yla yürümek istiyoruz hayat yolunda. Yaratıcı değil tekdüzeyiz, orijinal değil taklitçiyiz... Yegane dileğimiz akşam eve geldiğimizde LCD televizyonlarımızdan Yaprak Dökümü izlemek.

Peki sormak isterim size sayın Budacı, siz gerçekten aştınız mı kendi kendinizi tenkid edecek kadar yoksa tırışkadan aşmış ayaklarında mısınız? Bu kadar eğitimli bir erkek olmanıza rağmen, kıskançlık ve sahiplenme duygularınızdan arındınız mı, yoksa gecenin üçünde kız arkadaşınızın cep telefonuna br mesaj gelirse kılanmaktan geri duramıyor musunuz? Ne doğulu ne batılı, arada kalmış Türk erkeği damarınız tutuyor mu anneniz size perde astırdığı zaman, yoksa çenenizin altına elinizi koyup derin sosyo-analizler mi çıkartıyorsunuz bir futbol maçından, "Goooool! Hassittir Goool!" diye bağırmak yerine? Avrupa Yakası seyrediyor musunuz işten dönünce? En çok Burhana gülüp, sevgilinizi "bebişşşim" diye güldürmeye çalışıyor musunuz?

Hepimiz kardeşiz Fırat Budacı...Deşme arada kalmışlıklarımızı, samimiyetsizliklerimizi, zaaflarımızı. Toplum olarak sinirimizi bozuyorsun, bozma arkamızda 10 milyon beyaz Türk var bizim. Bırak böyle huzurla yaşayalım. Git, sen de yaşa!

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Pseudo Friends/ Yalan Dünya

Pseudo Friends tanımının hastasıyım. Bu kadar güzel söylenemezdi günümüz modern arkadaşlıkları hakkında. Vikipedi Pseudo için şöyle bir tanım kullanmış, aynen çalıyorum:

Belli bir özelliği taşıyan ama aslında o özelliği özünde içermeyen, ona sahip olmayan bir tür taklit biçim ya da canlı türünü anlatan ön ek.

Tabii bu ön ekin kıçına "arkadaş" kelimesini takınca, yalandan yaren gibi bir duruma tekabül ediyor. Bana göre ise en iyi tanım şudur: Kıçın başın sıkıştığında, iki kuruş borç isteyemeceğin insandır pseudo-arkadaş.

Kim ki bunlar? En güzellerini facebook'unuzda bulabilirsiniz. Eski ilkokul arkadaşlarınız, zamanında birlikte çalıştığınız ama görüşmediğiniz eski iş arkadaşlarınız vs. Ya da yüzyüze iletişim sürecinde karşılaşacağınız en tipik örnekler, iş arkadaşlarınız... Günün 8-12 arasında değişen saatini beraber harcadığınız, öğlen yemeklerini yediğiniz ancak aslında birbirinizi zerre kadar siklemediğiniz gerçeğinizin her fırsatta yüzünüze çarptığı canlı türleri. Pek çoğuyla herhangi bir bağınız yoktur, olmaması normaldir de. Nihayetinde aynı çatı altında durmayı siz seçmemişsinizdir. Öylesine toplama bi kalabalıksınız. Birinin bilgisayarından etnik müzik yükselirken, arkada bir yerlerden ne bileyim Nil çalar... Bir iki rahatsız olmayı çok seviyorumcu tip sayesinde tercihler, seçenekler, saygı sınırları içinde kulaklıklara mahkum olurlar böyle ortamlarda.
Arkadaşlık, dostluk zaten öyle hopp! diye oluşacak şeyler değil. "İlk görüşte dostluk" diye bir şey yok literatürde. Zaman içinde, tanışarak, tanıyarak, severek, güvenerek oluşan bir ilişki formu kendisi... Hele yaşınız ilerledikçe eleye eleye, iyice azalıyor etrafınızda olmasından mutluluk duyduğunuz insanlar. Bence sorun yok, pseudo-arkadaşlarımı da seviyorum ben. Normal şeyler bunlar... Ancak, durumun bu olduğunu kabul edip yaşamak lazım. Yarın öbür gün istifa ettiğinizde, bir iki insan dışında pek kimseyi aramak ve sormak istemeyeceğiniz gerçeğini iyi bilmek, onların da sizi arayıp sormayacak olmasından beis duymamanız gerek. Kendinizi yedibin pseudo arkadaşla donatacağınıza yedi iyi samurayınızın olmasının daha iyi bir şey olduğunu da bilip, öyle yaşamak gerek.

Ben kimsenin pseudo-arkadaşı olmaktan gocunmuyorum şahsen. Kimse de benim pseudo arkadaşım olmaktan gocunmasın. Sakin sakin yaşayalım. Dünya olarak son geldiğimiz durum budur... Bunu böyle kabullenelim. "Atos, Portos, Aramis ve D'Artagnan olmak zorunda değiliz, kimse kimsenin kıçını kollamak zorunda değil, arada hoşça vakit geçirelim yeter." diyelim. Sonra bağlar bi şekilde kopunca yürüyelim gidelim sevgili arkadaşlarım. Ayrımcılık yapmayalım, "Pis Pseudo!" şeklinde kalp kırmayalım. Pseudo da olsa arkadaş sonuçta.

İzlemekte çok geç kalınmış filmler



Hani olur ya, bazen herkesin çok sevdiği ve konuştuğu bir filmi siz hala izlememiş olursunuz. Ya bi soğuk hissedersiniz kendinizi o filme karşı ya da bir türlü fırsatınız olmaz... İzlemez, izleyemezsiniz. Ortamlarda, o meşhum filmin konusu açıldıkça, gülümseyip, başınızı sallar, sanki her bir espriyi anlarmış gibi yaparsınız.. Oysa o sırada aklınızdan tek geçen şey kafanızın içinden çıkan "Tınn" sesinin atmosfere yayılmamasıdır.

Sonra bi' gün, karşınıza fırsat çıkar izleyiverirsiniz. İzledikten sonra da o filmi seyretmiş olmanın verdiği iç huzuruyla, maymun gibi her ortamda o filmden bahseder ve alıntı üstüne alıntı patlatıp, espri üstüne espri yaparsınız...

Bakınız The Big Lebowski. Evet itiraf ediyorum, The big lebowski'yi izlemekte çok ama çok geç kaldım. Hatta filmle, onu kült filmim sayacak yaşı geçmiş olduğumda tanıştım. Yine de çok sevdim. Bir ay boyunca "You are entering a world of pain... A world of pain!" dedim. Geç olsun, güç olmasın der, buradan süper ötesi erkek arkadaşıma hayatıma bir güzellik daha kattığı için teşekkürü bir borç bilirim.

Yine aynı süper ötesi insan sayesinde, dün akşam Almost Famous filmini izleme şerefine nail oldum. Pek bi bayıldım... Hele hele Russel rolündeki Billy Crudup beni benden aldı. My Name is Earl abimizi, 70'lerin rock grubunun lead singer'ı olarak görmek ayrıca bir hoşuma gitti... Kate Hudson ve True blood'ın Sookie'si, Anna Paquin ise bir groupie (aman pardon Band Aid) rolünde karşımızda salınmaktaydı. Yine ince sesli, yine hafif mıymıntı ve ot çekmiş bir hali vardı. Zamanında göremediyseniz, kaçırdıysanız mutlaka seyredin diyorum. Artık Almost Famous'u da gördüm... Darısı Fargo'ya! (evet, evet çok utanıyorum)

7 Temmuz 2009 Salı

Blog! diye bir ses çıktı kafamdan

Yaklaşık bir yıldan beri açık olan bu blog hesabına bi şeyler yazmak isteğiyle aylarca dolup taştım. Ama bir türlü yapamadım sayın okur... Neden mi? cnbc-e dizileri senin, pet society benim vaktimi çarçur ettim yıllar boyu da ondan. İzleyerek ve oynayarak yaşlandım... Ben de burada sizler ile izlediklerimi, oynadıklarımı paylaşarak en azından gözlemci kişiliğimi sergileyeyim diyorum.


Bu arada bu pet society feci bir hastalık. Her ne kadar Facebook arkadaşlarımın pek çoğunun yaşları 7 ila 9 arası değişen veletleriyle de oynuyor olsam da zerre kadar utanmıyorum. Hayvanım Hermione (eskiden adı Rinky'di ama yaklaşan Hary Potter filminden bi heyecan yapıp mahkeme kararıyla değiştirdim) her gün dostlarını ziyaret ettikçe paracıklar topluyor, ona lottery'den 1000 coin çıksın diye dua ediyor ve arkadaş sayısını artırdıkça, hem daha çok para kazanıyor hem de akıllı programcılar sayesinde oyunda bana epeyce vakit harcatıyor. tabii yine aynı cin programcılar her hafta oyuna yepyeni ve sahip olmak için ölünesi yeni eşyalar, kıyafetler ve yiyecekler tasarlayıp koyuyor...ve ben oynamaktan çılgınca bir haz almaya devam ediyorum sanal hayvanımı. Ben ölsem Hermione yaşayacak yani... ne sapkın bi düşünce.

Korkuyorum... Hem Hermione'den, hem kendimden!