21 Aralık 2014 Pazar

Güney Amerika'dan Notlar -2

Evet nerede kalmıştık Günlük'çüm? Punta Arenas'tan Santiago'ya doğru geliyorduk değil mi?
Bakalım neler olmuş, bitmiş...

Yaklaşık iki saat önce Valparaiso'ya geldik. Tamy hiç bir hostelde yer ayırtmamış ve oda bulacağımıza emin olduğu hostelde yer yoktu. Kendimizi sokakta buluverdik. Internetten bir hostel bulduk ve sonunda buraya ulaştık. Dünyanın en boktan hosteli olmaya aday :) Hostelin sahibi Enrique ise son derece geveze bir abimiz çıktı. Neyse, sonunda bir odaya yerleştik ama akşam yemeği yeme şansımızı kaybettik. Sokaktan aldığımız çikolata benzeri şeyleri atıştırdık. Bugünün akşam yemeği menüsü cips, negrita ve çikolata oldu. 

Bu sabah Santiago'da free walking tour'a katıldım. Rehberimiz Francesco oldukça bilgili ve iyi bir adamdı. 4 saat süren tur, yalnızca Santiago'nun önemli binalarını değil tarihi ve kültürel arka planını öğrenmeme de çok yardımcı oldu. Turda Andrew, Andrea ve Alyed ile tanıştım. Andrew 11 aydır Güney Amerika'yı turlayan bir Avustralyalı. Alyed, Meksikalı ve teknoloji üzerine çalışıyor. şu anki projesi sanal gerçekliği hissedebilmek üzerine. Andrea isa Sao Paolo'dan geliyor. Dördümüz dolandık ve sonra da Alyed, Andrea ve Ben öğle yemeği yedikten sonra Neruda House'a gittik. La Chascona...


17/10/2014 Valparaiso
1440 Hostel

Andrea, Ben, Alyed ve Andrew yürüyüş turundan sonra

Görüldüğü üzere yazar artık buralarda sakinlemeye başlamış. Yeni arkadaşlıklar kurmaya alışılmış... Kırsaldan kente geldiği için de yazılarında heyecan seviyesi bir nebze düşmüş.

Bugün Pablo Neruda'nun Valparaiso'daki evine gittik. Burası bence Santiago kadar etkileyici değildi. Daha sonra muazzam ama muazzam bir öğle yemeği yedik. La Chapuletta y el lobo (kırmızı başlıklı kız ve kurt) Midyeler harikaydı, tatlılar inanılmazdı. Her ne yapıyorlarsa harika yapmışlar. Saat 3'te walking tour'a katıldık ve akşam 6'ya kadar Valparaiso'nun önemli noktalarını dolaştık. Şu anda hosteldeyiz. Birazdan çıkıp, Italiano adı verilen nefis hot dog'lardan deneyeceğiz. Italiano denmesinin nedeni, sandviç'in italyan bayrağının renklerinden oluşması. Kırmızı: Domates, Yeşil: Avocado Beyaz: Mayonez.

18/10/2014
Valparaiso

La Chapulutta y Lobo

Valparaiso'dan manzaralar

Neruda'nın evi La Sebastiana
Onde benim Italiano, arkada Tamy'nin completo :)


Yazar, uygarlıkta olmanın nimetlerinden sonuna kadar faydalanmaya çalışırken, kiloları da üst üste bindiriyor.

Bugün hava o kadar güzeldi ki! Hostel'den ayrıldıktan sonra sahile indik. Eski bir iskele kalıntısının üzerinde güneşlenen denizaslanlarını gördük. Şehrin burnunun dibinde belki 20-30 denizaslanı, sahilden sadece 50 metre uzakta güneşleniyorlardı. İskeleden denize atlayıp, yüzüp sonra tekrar tırmanıyorlardı.

Sahil boyunca uzun bir yürüyüş yaptık. Plajda denize giren çocuklar, güneşlenin büyükler, koşturan köpeklerin arasından geçip restoranların olduğu bölgeye geldik. Balık ve istridyeden oluşan yemeğimizi yedikten sonra gerisin geri yürüyüp, denizaslanları ile vedalaştık. 
Otobüs terminalinde kısa bir bekleyişten sonra, bizi gerisin geri Santiago'ya getirecek olan otobüsümüze bindik. Yolun çoğunda uyumuşum. Eve geldikten sonra ben ucuz olur diye pizza söylemeyi önerdim ama hayatımın en pahalı Dominos pizzasını yedim. İki pizzaya 20000 CP yani 100 liraya yakın para. Meğer buralarda pizza, İstanbul'da suşinin gördüğü muameleyi görüyormuş. Yani anasının nikahı muamelesini... 

19/10/14
Santiago

Valparaiso sahilinde denizaslanları

Baharın ilk günlerinde çocuklar sahilde pek şendi

Tamy ile Valpo hatırası


Görüldüğü üzere yazar yemiş, yine yemiş... doymamış bir daha yemiş. 

Şili'ye veda zamanı. Bir daha görüşür müyüz bilmiyorum ama burayı çok sevdim. Bir de pahalı olmasaydı, tadından yenmezdi. 
Mendoza'ya bir semi-cama ile yolculuk yapıyorum. Mendoza, Cordoba arasında hedefim bir cama deluxe ile yol almak. bakalım Beti'nin söylediği kadar var mı?

21/10/14
Terminal Sur

Şili'den Arjantin'e geçerken And dağları

Yollar bolca virajlı

Ama nefes kesici...



Evet Günlük'çüm bol yemeli içmeli Şili maceramız burada noktalanırken, dosyamızın 3. bölümünde yakında görüşmek üzere. esen kal... kib. bye.



13 Aralık 2014 Cumartesi

Güney Amerika'dan Notlar -1

Sevgili Günlük,
baktım yazalı epey bir olmuş. Ben de epey bir şey yapmışım. Mesela bir ay boyunca Arjantin ve Şili'yi fersah fersah dolaşmışım. Şimdi oralardayken yazdığım bir kaç parça şeyi eklemek istiyorum sana. Bir kaç tane de fotoğraf... Dursun burada da. Bunca yıldır beraberiz, hayatımdaki bu kadar önemli bir olayı paylaşmasam olmazdı. Bugün aslında başka bir konudan daha bahsedeceğim ama, öncelik Güney Amerika'da...

Evet bakalım, neler olmuş bitmiş Ekim ayı boyunca...

Yolculuk uzun sürdü. Yol, daha da uzun sürecek. Yine de biliyorum ki göz açıp kapayıncaya dek geçecek.
Yola çıkarken kim olduğumu sanıyordum, sonrasında kim olacağım bilmiyorum. Boyumun yettiği yere kadar gitmekten sıkıldım, ayaklarım değmeden de yüzebilmek istiyorum. Buenos Aires'te 3 gün geçti, kentin sokaklarını adımlayarak. Tango, buranın ata sporu, öyle yürüdüm ben de yollarda binalarla, ağaçlarla tango yaparak.

Şimdi, dünyanın bittiği yere yol alma zamanı. Öbür ucu dedikleri yer, benim ayaklarımın altı.

         
7.10.14
Buenos Aires

Yazar, burada metinden de anlaşılacağı gibi yolculuğun ilk günlerini ve başka bir kıtada olmanın hafiften deliliğini yaşıyor. Devam ediyoruz...

Dünkü Perito Moreno gezisi sırasında ve sonrasında anladım, bu seyahate çıkma hayatımda verdiğim en doğru kararlardan biri olmuş. 

Soğuğun, rüzgârın ve sisin arasında yol alıyoruz. Hava güneşli ve ayaz. Ant dağlarının çevrelediği Lago de Argentino nefes kesici. Gölün kenarında başlayan ormanlar, yükseklerde yerini kayalara, daha yükseklerde ise kara bırakıyorlar. Güneşin buzların ince kısımlarına vurduğunda ortaya çıkan renk tarif edilemez. Beyazın orta yerine kondurulmuş neon mavisi gözlerimi kamaştırıyor. Etrafıma bakıyorum... Derin bir nefes alıyorum. Buradayım, varım, yaşıyorum. Spegazzini buzuluna doğru yol alıyorum. Ama aslında daha da uzaklara. Bugün bu teknede, tek başıma gidebiliyor olmanın verdiği mutluluk tarif edilemez. Kimseyle birlikte olma ihtiyacı hissetmeden, kendi kendime var oluşumu kutluyorum.


9/10/14 

Upsala Buzulu

Spegazzini Buzulu



Muhteşem Perito Moreno

Yazar, hayatında ilk defa tek başına bu kadar uzun bir seyahate çıktığı için sevinçten aklını kaybetmiş durumda. Özgürlük duygusu, bir virüs gibi kanına girmiş bile. Şimdi yeni arkadaşlar edinme zamanı...

Puerto Natales'in pazar günü açık olan belki de tek kafesinde arkadaşım Doris'i bekliyorum.
Doris, erkek arkadaşı Luis ve çılgın yoga hocası Abraham'la dün turda tanıştık. İçlerinde en iyi İngilizce'yi Doris biliyor. Ekvator'dan Santiago'ya MBA için taşınmış. Luis Meksikalı, Abraham ise Santiago'dan. Dün tek başıma gittiğim Torre del Paine turunda tanıştık. Hepsi çok candan, çok şekerler. Birlikte Punta Arenas'a gideceğiz. 

Puerto Natales çok soğuk ve rüzgârlı. Dün Lago Grey'de buzullara bakarken kar bastırdı. O kadar küçük ve sertti ki yanaklarım acıdı resmen. 

Dün akşam, bizimkilerle bir barda buluştum. Sonra da geç vakit Juan'ın evine gittik. Juan ile CS (couchsurfing) vasıtasıyla tanıştım. İlk günümde birlikte kahve içtik. Dün de beni asado'ya davet etmişti ama o kadar geç kaldık ki tabii ki asado'yu kaçırdık. Juan evinde 3 Fransız CS'er ağırlıyordu. Onlar da pek İngilizce konuşmuyorlar. Bir anda kendimi İspanyolca fırtınasının ortasında buluverdim. Artık ben de utanıp sıkılmak kalmadı, kafa göz yara yara allah ne verdiyse konuşuyorum. Dönmeden çözeceğim bu dili galiba, zira Şili'de kimse İngilizce konuşmuyor. Arenas'ta Alejandra'da kalacağım. Üç günün ardından, Tamy ile buluşmak üzere Santiago'ya geçeceğim. Haftasonu birlikte Valparaiso'ya gideceğiz. Sonrası pek meçhul :)

1/10/14

Puerto Natales



Luis, Doris, Abraham ve tabii ki bendeniz!


Yazar, yeni dostlar edindiği için pek bi mutlu ancak hayat her zaman böyle çayır çimen değil... Şimdi aksiliklerle başetme zamanı.

Dün, 45 dakika Mall Pienero'nun önünde bekledikten sonra Alejandra'nın gelmeyeceğini anlayıp, bir hostele gittim. Hostel Ayelen. Abraham'la yazışırken onlar için de bir yer tutmamı istediler. Hemen dorm'da yerlerini ayırttım. Meğer merkezde otel bakıyorlarmış. Doris, Luis, Abraham ve Christian bana yemek getirmişler. Alejandra'yı beklemekten ve hostelle uğraşmaktan yemek yiyemiştim. 
Christian, gece 1'de hava alanına gitti. Biz daha erken çıkarak, şehri tepeden gören Sky Bar'a çıktık. 

Luis, Doris ve Abraham'la Sky Bar hatırası



Bugün tembelce geçirilen bir günün ardından, Alejandra ile buluştuk. Geliş tarihimi unuttuğu için gerçekten çok üzgün görünüyordu. Yarın, hostelden çıkıp ona kalmaya gideceğim. 25000 CP 100 TL gibi bir şey yapıyor. Gece başına özel odaya ödediğim fiyat bu. Bence çok bile. Bugün hem sıcak su, hem elektrikler gitti. Dün akşam kaldığım odanın kaloriferi bozuktu. Gecenin bir vakti ayağımı yorganda fazla uzatıp, ısı alanının dışına çıkınca neye uğradığımı şaşırdım. Buz gibi çarşaflara değmemle, uykumdan sıçramam bir oldu. 
Bu öğleden sonra Abraham'la hostelin ortak alanında, Enrique Iglesias ve Tarkan ziyafeti çektik. O Enrique çaldıkça ben Tarkan'ı coşturdum. Zaten kiss kiss'i biliyormuş. Kimin aklına gelirdi ki, dünyanın bir ucunda, Punta Arenas denilen 300 bin kişilik bir kentte bir Şililiyle birlikte sokakları "Yakalarsam, muck!!" diye dans ederek arşınlayacağım. Tüm yaşadıklarım ibret niteliğinde. Dünyanın sandığımız kadar büyük olmadığını görüyorum. Tüm mesafeler göreceli, tüm önyargılar yanlış. 
insan herkesle ortak bir nokta bulup, anlaşabilir. Yeter ki geçinmeye gönlü olsun.

14/10/14
Punta Arenas

Anlaşılacağı üzere yazar, zorluklara direnip hayata güzel bir pencereden bakmanın yolunu bulabilmiş, Çünkü neymiş, seyahat etmek insanı özgürleştirirmiş.


Dün akşam 6 gibi Alejandra'ya gittim. Bana aile hikayesinin olduğu kitapları gösterdi. Büyük büyük babası, genç yaşta buraya yerleşen Alman bir denizciymiş. Sonra evinin karşısındaki, buraya ilk geldiğim gün 45 dk beklediğim alışveriş merkezine gittik. Dolandıktan sonra yemek yedik. Dönüşte, öğlen yediğim ceviche bağırsaklarıma ağır bir darbe vurarak beni tuvalete kitledi. Allahım, ne felaket. Hiç tanımadığım bir kadının evinde her 5 dakikada bir tuvalete koştum. Çıkan seslerden yerin dibine girdim. Keşke hostelde kalsaydım diye aklımdan geçmedi değil. Saat 12 gibi hava alanı için servisim gelecek. 14:30'da da Santiago'ya uçağım var. Yaklaşık 4 saat sürecek bir uçak yolculuğunun sonunda sıcak havaya kavuşacağım. Sırt çantasında en dibe attığım yazlıkları üste çıkarıp, termal taytları falan dibe tıkacağım. Mutluluktan ağlayabilirim. 
Santiago'ya varınca tekrar bakacağım ama Peru çok olasılıklı görünmüyor. Artık duruma göre karar vereceğim. 

Patagonya hayatımın deneyimi oldu benim için. Dünya'nın en ücra köşelerine ulaştım. Muhteşem manzaralar gördüm ama yine de kemiklerim ısınacağı için çook mutluyum!

15/10/14
Punta Arenas

Alejandra'da misafir olduğum oda

Yazarın mabadı buz kestiğinden artık Patagonya illerini bir an önce terk etmek istemekte...
Ayrıca yazıda sözü geçen ceviche, çiğ deniz ürünlerinden oluşan bir tür salata. Yazar hâlâ kendisini sevgi ve şefkat duygularıyla anmakta.

Neyse efendim, geliyoruz Patagonya bölümünün son yazısına.

Şili, yüksekten çok güzel görünüyor. Yemyeşil ormanların ve göllerin üzerinde yol alıyoruz. 4 saat sonra Santiago'ya ineceğim. 20 saatlik Buenos Aires uçuşundan sonra, 3-4 saat koymuyor adama. Göz açıp kapatıncaya kadar geçiyormuş gibime geliyor. 
Nasıl anlatsam bilmiyorum, bu seyahat hayatta yapmak istediğim şeyin köksüzleşmek olduğunu ya da köklerimi yanımda taşımak olduğunu gösterdi. Dönüp dolaşıp, aynı yere gelsem de başka bir insan olacağım. Dönmek ve dolaşmak, karman çormak olmak sonra çözülüp rahatlamak istiyorum. 
Pek çok insan dünyayı merak etmiyor, ediyorsa da 3-5 gün gezip görmek ona yetiyor. Benimse çocukluğumdan beri dünyayı görmek gibi bir hevesim var. Her ne kadar panik duygusu yakamı bırakmasa da, her defasında doğru otobüsü, otelimi bulamayacağım endişesiyle kıvransam da sonunda başımı kurtarıyorum. Her defasında, tekrar tekrar başımı kurtarıyorum.

15/10/14
Punta Arenas - Santiago

Yükseklerden Şili ve Pasifik Okyanusu

Yazar artık gezgin olma dürtüsüne gem vuramaz bir hale gelmiş, kendi kendisiyle boğuşmakta...
Bakalım ilerleyen günlerde kendisini neler bekleyecek demek isterdim ama, o günler çoktan geldi geçti efendim. Santiago, Valparaiso ve nicesi gelecek sayımızda.






30 Haziran 2014 Pazartesi

Hayatta geç kalınmış keşifler...

Başlığa aldanma Günlük,

geç kaldığımı düşünmüyorum aslında. Evet, daha erken yapabilirdim. Bir düzen tutturmak için beyhude debelenmeseydim, belki de hiç ait olmadığım bir şablona sığacağım diye zorla eğip bükmeseydim kendimi, çantamı alıp çok daha uzaklara daha da erken gidebilirdim.

"Zarardan dönenin kaşığı kırılsın!" zihniyetime tüküreyim. Bazen çok da ısrar etmemek lazım.
Şimdi, nereden başlasam? Önce uzak diyarlardan insanlar peydah oldu evimde. Geldiler, kaldılar.
Oturduk, konuştuk. Gezdik, eğlendik... Hepsinin öyküsünü dinledim, çoğu da benim öykümü dinledi.
Kafam açılmaya başladı ufak ufak... Sonra, çocukken en büyük hayalimin "dünyada ayak basmadığım kara parçası kalmaması..." olduğu geldi aklıma. Ülkelerin sınırlarının olduğuna bir türlü akıl, sır erdirememiştim. Pasaport, vize falan... şaşıp kalmıştım, kendi dünyamızda böyle şeylere ihtiyaç duymamıza.

Sonra araya hayat girdi, gaile girdi, telaş girdi, aşklar girdi.... Turist buldum kendimi, gezgin olacağım derken. Evet dünyada pek çok ülkeye gittim ama lunaparka gitmekten farksızdı seferlerim.
Müzelere git, yemekleri ye, paraları harca... sonra gerisin geri dön rutin hayata.

Fırtına sonrası sessizlik. Einstein, oğlu ölen bir arkadaşına yazdığı taziye mektubunda "hepimiz kendimizi duvarlarımızın ardında güvende hissederiz ancak, olağan gidiş bozulduğunda hepimiz okyanusun ortasında kalaslara tutunmuş, ne yöne gideceğini bilemeyen kazazedelere benzeriz.
Ancak bir kere bu durumu kabul ettiğimizde, hayat gerçekten daha güzel olur." diye bir şeyler söylemiş hatırladığım kadarıyla. Tam böyle söylememiş de olabilir, ben böyle hatırlamayı tercih ediyor da olabilirim. Bilemiyorum....

Neyse... Kalaslar, halatlar derken başka bir yerinden tuttum hayatı. Yola çıktım. Yabancılarla konuşmakta hiç sakınca görmedim. Hatta bilmediğim bir dilde iletişim kurmayı bile becerdim...
14 kiloluk bir sırt çantasıyla, 40 derecede havalandırmasız trenlerde seyahat ettim, denize ulaşabilmek için 1800 basamak indim, yağmura yakalandım, folk dansı öğrendim... Güneşten yüzüm cüzzamlıya benzedi bir ara... parça parça döküleceğim zannetim.
Sonra birden kendimi fark ettim. Bir yerlerde unuttuğum, göz ardı ettiğim, yüzüne bakmadığım bir yanımı. Tuttum elimden, yürüyoruz şimdi.
Sırt çantası, şapka, güneş kremi.
Biraz daha uzağa, biraz daha uzağa...
Koyayım aşka da, ızdırabına da :)

9 Mart 2014 Pazar

Gitme Be Berkin...


Masallardaki gibi uyanılmıyor değil mi Berkin? Eğer öyle olsaydı, annenin öpücükleri çoktan uyandırmıştı seni. Öyle masallardaki gibi, sakin, duru bir uyku da uyunmuyor, kurtarıcın gelene kadar...  Eline batan incecik bir iğne değil, kafana atılan bir gaz kapsülü yüzünden uyuyorsun sen bunca zamandır.
Seninle birlikte, bizim isyanımız da uyuyor... Öfkemiz taşmadan, patlamadan önce bir umut bekliyor, belki bu ülkenin güzel çocukları için bir mutlu son ihtimali vardır diye.

Eğer sen gidersen, sanki beni bu ülkeyle olan son bağım da kopacakmış gibi hissediyorum. Sanki artık güzel bir gelecek için hiç umut besleyemeyeceğim.
15 yaşında, 16 kiloya düşmüş bedenin yaşadıkça, benim inancım da yaşıyor...
Evet, o da yoğun bakımda.  Telefonda, “Babacım...”diyen sesi duyunca aklıma sen geliyorsun, 266 gündür “babacım” diyemediğin geliyor aklıma. Baban geliyor.
Dürüst, onurlu yaşayan, ekmeğini taştan çıkaran insanlara reva görülen acılar geliyor aklıma.  Artık kimseye inanmıyoruz Berkin... Bakma güldüğümüze, şakalar yaptığımıza, içimiz kan ağlıyor bizim.

Eğer sen gidersen, artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak Berkin. Abilerin gittiğinde de öyle oldu... Ama sen,  açmasını beklediğimiz çiçeğisin umudumuzun. Eğer yaşarsan, ümitlerimiz de yaşayacak seninle.
Eğer açarsan güzel kara gözlerini, mutlu sonlara inanacağız yeniden. Şenlik yerine çevireceğiz ülkeyi... Fener alayları geçecek caddelerden. Gülen insanların ülkesi olacak bu ülke yeniden.

Eğer sen gidersen, kolumuz kanadımız kırılacak Berkin. Yenik düşeceğiz zorbalığa. Eğer sen gidersen, bir daha hiç inanmayacağız peri masallarına.
O yüzden diyorum ki işte... Gitme be Berkin. Bırakma...

31 Ocak 2014 Cuma

Anthony Perkins'in gözleri


7 ya da 8 yaşındayım. Sıcak bir ağustos günü. Taş evimizin ise içi serin. Çeşmealtı’ndayız...
Arkadaşlarım evin önüne gelip, çağırıyorlar beni denize girmek için.
İki aydır güneşin altında koşturmaktan marsık gibiyiz hepimiz. Çiroz, çarpık bacaklı ve esmer... Günümüzün yarısından fazlası denizde geçiyor, dudaklarımız morarana, parmaklarımız uyuşana kadar suda kalıyoruz. Sudan çıkıyorsak ancak ya denizanası daladığı için ya da ayağımıza karadiken girdiğinden... Kumsal bebesi değiliz, denizin öz çocuklarıyız. Yosuna basarız, sudan pina çıkartırız, deniz patlıcanlarını işetiriz birbirimizin üzerine. Akşam sefaları açmaya yakın, anneler balkonlardan adımızı bağırmaya başlıyor, “getirtme beni oraya”  “Sana çık dedim, baban gelecek şimdi!”
Yine de oralı olmuyoruz asla. Dönemin kült dizisi “Atlantisten gelen adam” yüzünden, boğulma tehlikeleri atlatıyorum. İnanıyorum yeteri kadar denersem, suyun altında nefes alabilirim ben de. Aslında Atlantisli olduğum, annemlerin beni denizden bulduğu gibi çarpık bir fantezim var. Atlantisli olmasam denizi nasıl severim bu kadar?
Anneme “balıklar nasıl ölmüyor?” diye sormuştum bir gün... O da “Denizde de oksijen var, balıkların solungaçları o oksijeni alıyor sudan” yanıtını vermişti bana.
Ben de ağzımın içine su doldurarak sokuyorum kafamı suya her gün usanmadan. Ağzımın içindeki hücrelere, oksijen kullanmayı öğretmeye çalışıyorum. Daha doğrusu unuttukları doğalarını hatırlatmaya çalışıyorum. Hücre, çeper, RNA, DNA hepsini biliyorum. En güzel hücre şemalarını annemin öğrettiği gibi çiziyorum, beğensin diye...

Bugün de çıkardım denize aslında, hatta mayom bile üzerimde ama TRT’de Sefiller var. Evimizin pencerelerinin tahta, bordo kepenklerinden başımı uzatıyorum. “Siz gidin, ben film seyredeceğim...” diye cevap veriyorum arkadaşlarıma. Israr etmiyorlar... Hayvan sürüsü gibiyiz. Toplu bilinçle hareket ediyoruz, birimizin yokluğu pek de bir şey ifade etmiyor kimseye.

Sefiller’i çok seviyorum. İki üç yıl önce, okumayı kendi kendime öğrendiğimde yine bu evde bulmuştum eski basımlarını. Dayımdan kalma... Kalın, bez ciltli dört kitap.
Tam okumaya başlamıştım ki, annem odaya girmiş, şaşkınlıkla “Anlıyor musun ki, sen onu?” diye sormuştu. “JeanValjean ekmek çaldı” demiştim “Yakalayıp hapse attılar.”
“Eh, oku bakalım.” deyip çıkmıştı odadan. O yaz, Sefiller yazı olmuştu benim için.
Ara ara zorlandıkça annem yanıma gelip, durumu anlatıp boşlukları doldurdu.
Paris’in kanalizasyon sisteminin anlatıldığı bölümü ise komple atladık birlikte.
“40 sayfa kanalizasyon anlatmış Victor Hugo. Bu kısmı büyüyünce oku.”dedi.
Sefiller, okuduğum ilk ve tek roman olduğundan bir süre dünyayı onun üzerinden algılamaya devam ettim.
Misafirliğe gittiğimiz evin duvarında asılı olan antika prangalar, Jan Valjean’ın prangaları oldu benim için. Bütün üniformalı polisler Müfettiş Javert’ti. Öğrenmiştim ki polisler, insanları küçücük suçlar yüzünden uzun yıllar hapse atıyordu. Ödüm koptu hepsinden.
Sokakta bebeğiyle dolaşan dilenci kadın, Fantine’di... Çünkü onun da dişleri çürük içindeydi.
Bugün ise denize girmiyorum çünkü ilk kez, hayatımda benim için en önemli şey haline dönüşmüş olanın romanın filmini izliyorum.
Tam hayal ettiğim gibi... Anthony Perkins Javert rolünde, keskin, inatçı ve kuralların esnetilmesine karşı. Jean Valjean’ın peşinde, yıllar boyunca.
Sonra filmin en önemli anı geliyor. Yani Javert’in, Jean Valjean’ı yakalayıp, sonra gitmesine izin verdiği an. Jean Valjean gidiyor... Javert, Seine Nehri’nin üzerindeki bir köprüde nehre bakıyor. Bir kaç saniye içinde, pişmanlık, rahatlama, kendini hayal kırıklığına uğratma, artık hayat amacını kaybetmiş bir adam olmanın verdiği tarifsiz acı, tüm bu karmaşık duygular aynı anda gözlerinden geçip gidiyor.
Kamera nehre dönüyor. Javert’in şapkası, nehirde yüzüyor.
O gün bende Anthony Perkins’in gözleri kalıyor... Aktöre o kadar büyük hayranlık duyuyorum ki, çok büyük bir iş başardığını anlamasam da hissediyorum. Bir insan yalnızca gözleriyle nasıl Javert olabilir? Bunu nasıl başarabilir?
Anthony Perkins, 7 yaşındaki bir çocuğa tek derste insan olma halini öğretiyor. O gün insanların birden fazla kişi olabileceklerini öğreniyorum. Tüm insanlığı anlıyorum... Hırslarını, zaferlerini, yenilgilerini... Bütün insanlığı o kadar iyi anlıyorum ki, romanda nefret ettiğim Javert için burkuluyor kalbim. Onun için ağlıyorum... Film bitiyor. Seslendirenlerin isimleri ekrandan akarken hepsini sonuna kadar okuyorum.
Evin önünden arkadaşlarımın oyun çığlıkları yükseliyor. Kafamı pencereden uzatıyorum, hala denizdeler.
Havlumu kapıyorum, iki yanı begonyalarla bezeli toprak yolundan aşağı doğru koşup, beton iskeleden denize atlıyorum.


Not: Atölye hocam, "çocukluğunuzun teması ne olurdu?" diye bir ödev verdi. Ben de bunu yazdım.

13 Ocak 2014 Pazartesi

yeraltından notlar

"Aslansın, kaplansın, yaparsın! Tek elinle dağları deler, sıksan taşın suyunu çıkartırsın." Üstünüze afiyet, benim kafa bunlarla çalışıyor. Kendi kendime atıp tutuyorum, içimden. Sonra bi He-Man azametiyle dikiliveriyorum gölgelerin gücü adına. Yalnız bir sorun var, bugünlerde aragazım bitti. Yolda kalmış külüstür bir arabaya döndüm adeta. Dörtlüleri yakıp sağa çekmiş zavallı bir araba. Hani siz yanından geçip gidiverirseniz ya, kuş uçmaz kervan geçmez yollarda. Neyse ne işte. Durum böyle. Hayatın bu yaşıma kadar bana atıp durduğu falsolu topları, ustalıkla savuşturmayı beceren bendeniz, yün bir yorgan altında kıvrılıp ana rahmine dönme özlemiyle yanıp tutuşuyorum. Öğretmen çocuğu, orta sınıf ahlakım çöktü çökecek, ha gayret! Tevazu sahibi, kendine yeten, kolu kırılsa da yenden dışarı çıkartıp eşe dosta göstermeyen ben, dünyanın anasına, milyonlarca yıllık gelmişine ve de geçmişine küfrederek uyanmaya başlıyorum yataktan. Çoğu sabahlar, zoraki bir fincan kahve tıkıyorum boğazımdan aşağı, ayaklarımı sürükleyerek gidiyorum işe. Kimseyle uğraşamayacak kadar yorgun oluyorum çoklukla. Halim yok derdimi anlatmaya.

Depoda bir gram benzin yok. Telkinle ruhumu sağaltacak arzum yok... Hormonal mi, mevsimsel mi acaba?
Yılların yorgunluğu, bütün yaşanmışlıklar ve hayalkırıklıkları geliyor, koca bir gülle gibi oturuyor göğüs kafesimin üzerine. Kendi kendine hesaplaşmalar, tekrar eden davranış kalıplarını sorgulamalar, sonra hiç bir yere varamamalar. Merhabaa...

Hayır bebeğim hayır, depresyon benim olayım değil. Lastik topum ben lan, yere atarsın daha yükseğe zıplarım. Bir hacıyatmaz formundayım; itersin, geri geri gider, gelir yüzüne bi tane çarparım. 
En azından öyleydim... Bir şarkı dinlerdim, bir film izlerdim, hepsi geçerdi. Şimdi kendimden geçmek üzereyim sıkıntıdan. Öyle baydım kendimden, düşünmekten, içinden çıkamamaktan. 
Derdime derman, st john's wort bi yere kadar. Eskiden demli çay yeter de artardı, yaşadığıma şükretmek için. Şimdi varoluş bunalımındaki bir ergenmişçesine huysuz, isteksiz ve depresifim.

Bi yün yorgan atın üzerime, yatayım burada kış geçinceye kadar. Belki baharda yine güzel olur her şey. 

1 Ocak 2014 Çarşamba

"Çok Mesut Olun!"

1 Ocak 2014. Yılbaşı'na Moda'da girmiş, geceyi Filiz'de geçirmiştim. Kalktığımda uyuyordu, ben de rahatsız etmemeyim dedim. Giyindim, Kemal'in yerine gittim. Oturup, puslu denizi seyrettim bir süre. Hava soğuk, çayım sıcaktı. Kahvaltımı yaptım, kalktım. Yürümeye başladım Ali Usta'ya doğru.
Yolda, tek tük, henüz afyonları patlamamış insanlar. Karşıdan bir amca yürüyordu, 75-80 yaşlarında.
Gülümseyerek "iyi yıllar" dedi bana. Ben de gülümsedim, iyi yıllar diledim. Bir iki adım atmıştı ki, geri döndü, omzuma dokundu. Yüzüme baktı ve "Çok mesut olun!" dedi. Afalladım, "Teşekkür ederim" dedim. İçimden "Amca nereden bildin?" diye geçirirken, tekrarladı "Çok mesut olun, ömrünüzce. Bana uğur getiriyorsunuz." Yeniden afalladım, teşekkür edebildim sadece. Bir iki kelam daha etti, vedalaştık. Yoluma devam ettim... Yürürken bir gülümseme geldi, yerleşti yüzüme. Dedim ki, "Yeni bir yıl ancak bu kadar tuhaf, bu kadar güzel başlayabilirdi." 2014, işte bana böyle geldi. Bu dünya ile öteki dünya arasına sıkışıp kalmış yaşlı bir adamın mutluluk dilekleriyle... Mutlu yıllar hepinize.
Dilerim, çok mesut olun!